Cin Sosyolojisi

yazı
Burak Tarık
fotoğraf
Gülizar Baki

yazı- Burak Tarık

Yıllar evvel, ortalamanın üzerinde mutsuz olduğum bir dönemde (ki normalde ortalama seratonin salgısından nasibini alamamış bir insanımdır) bir arkadaşım cin sosyolojisine hakim bir hocaya görünmek isteyip istemediğimi sordu. Aslına hocaya cumadan cumaya görünüyorduk ama böylesine psişik güçleri olan birini kim reddedebilirdi ki! Belki üzerimde büyü falan vardı ve bütün mutsuzluğumun sebebi buydu!

Fantezi edebiyatı takipçilerinden özür dileyerek bir açıklama yapmak istiyorum; büyü bizim memleketimizde, Tolkien’in dünyasından farklı olarak, karı koca arasına fitne sokmak, kısmet bulmak, çalınan şeyi geri getirmek gibi sebeplerle yapılır. Ve büyücüler bilinenin aksine, uzun beyaz sakallı asası olan adamlar değil genelde esmer ve kilolu çingenelerdir.

Şahsıma büyü yapılma ihtimalini çok yadırgadım. Hangi büyücünün gazabını celbedecek ne yapmış olabilirdim. Fakat yine de bu büyü alemini bilenler bilir, beceriksizce yapılmış bir büyü amacına belki ulaşmasa da sizi huzursuz eder. Ve eğer bir şekilde hayatınızda büyü muhabbeti yapılmışsa ruh dengenizdeki her iniş çıkışta bu şüphe içinizi kemirir.

Bu şekilde Güngören’de bir hocanın ofisinin bekleme salonunda sıra beklerken buldum kendimi. Ağırlıklı olarak ellili yaşlarda teyzeler ve ergenlik dönemindeki çocukları, ellili yaşlarda teyzeler ve evlilik çağındaki kızları ve ellili yaşlardaki teyzeler ve kendi yaşlarına yakın sarhoş kocaları gibi genel bir ortalama vardı.

Gün görmemişlerin muhiti 

Güngören isminin aksine gün görmemişlerin muhitidir ve bu gün yüzü görmemiş umutsuz halkımız, konuyu saptırmak için, ya da farklı alanlardaki başarısızlıklarını bu üç harfli varlıklara yüklemeye bayılmaktadırlar.

Derken, köyler arası taşımacılık firmalarının yazıhanesini andıran bir odaya girdim. Ahmet Hoca tam karşımda oturuyordu. Benim ve annemin ismini sorup yüzünü kendi sağına doğru çevirerek biraz yüksek bir tonda, Arapça bir şeyler söyledi. Aralardaki -es’lerden anladığım bu bir diyalogdu, yani karşı taraftan da bir şeyler söyleniyordu. Sonra bana şu efsanevi tavsiyeyi yaptı; “Evladım senin sıkıntın psikolojik!” Froud’u Jung’u mezarına ters döndürecek bu jest karşısında gözyaşlarımı zor tuttum. Hemen akabinde bir kartvizit uzattı. “Hamdi Bey yardımcı olacaktır.”

Elimde şimdi de bir Psikiyatrisin kartviziti ile en azından modern tıp ile tedavi olabileceğim coşkusu beni ilk vasıta ile Hamdi Bey’in muayenehanesine itti.

Enteresan bir şekilde Hamdi Bey’in klinik bekleme salonu, Ahmet Hoca’nın hastalarından oluşuyordu. Yani teyzeler ve çocukları yine oradaydı. Ahmet Hoca, önümdeki popülasyonun yarısını aynı benim gibi modern psikiyatriye havale etmişti. –Bu arada hikaye hala Güngören’de geçmektedir.-

Ayten teyzenin kızının evde kalması ile ruh bilim arasında bağlantı kurmaya çalışıyordum. Basit bir obsesyon vakası olabilirdi. Ya da menopoz psikolojisine bağlı bilinçaltı olumsuzlamalar, ölüm kaygısı ve biyolojik devamlılık endişeleri de olabilirdi. Ama aynı zamanda Ayten teyzenin 21. yy. Türkiye’sinde evlenme yaşının 30’lara çıktığından haberi de olmayabilirdi. Aslında bu bilgiyi kendisine verip onu Hamdi Bey’e ödeyeceği 180 liralık seans ücretinden kurtarabilirdim fakat çok geçti zira sıra bana gelmişti.

Hamdi Bey, gayet nazik altmışlı yaşlarda bilge bir kişiye benziyordu. Makam koltuğunun arkasındaki kilim ve üzerindeki çapraz tüfekle de hastalarına nasıl bir mesaj veriyordu bilememekle beraber, normalde filmlerde gördüğümüz psikiyatrist – hasta arasındaki ilişkiyi yumuşatan o kanepe olmadığı gibi, yıllanmış Bellona çekyatın yaylarını kıçımda hissediyordum.

Küçük bir sessizlik seansının ardından taksimetrenin açık olduğunu fark ettim ve konuşmayı başlattım.

‘Nasılsınız?’

‘Teşekkürler siz?’

‘Biz?’

Yoksa Ahmet Hoca’nın göremedi bir şeyler mi görmüştü?

Kendine internet araştırmalarından anksiyete bozukluğu teşhisi koymuş birisine sorulacak en abes ama en sık sorulan sorudur. ‘Nasılsınız?’ ve onu da yarım sormuştu Hamdi Bey. Nasıl mıyım? Aslında nasılım sorusuna değil de Nasıl sorusuna cevap aramak istiyordum. Antik Yunanda felsefe meclislerinde böyle yaparlardı. Gel gör ki Güngören’deydik ve Hamdi Bey felsefeye çok meraklı değildi.

‘Ne işle meşgulsünüz?’ diye sordu Hamdi Bey? ‘Sinemacıyım’ dedim ve aynı soru karşısında komşumuz Çetin Abi’ye verdiğim cevap karşısında gördüğüm benzer enerji ile karşılaştım.

Ülkemizde sinemacılara hayat hikayenizi nakde çevirebileceğiniz simsarlar gözüyle bakılır. Ve sabah sekiz akşam beş mesai yapan o insanlar, dünyanın en dokunaklı dramları ve maceraları ile karşınızdadırlar. Büyük destanların, masalların coğrafyasıdır Anadolu ama sabah altıda Beylikdüzü metrobüs hattında yaşanan sıkıntıları anlatıp gişede başarı sağlamak mümkün değil Çetin Abi, özür diliyorum.

Hamdi bey gözündeki o parlama ile masasının çekmecesine uzandı ve bir kitap çıkarıp önüme koydu. Kitabın ismi ‘Kadın Dövmenin Faydaları’ydı ve Hamdi Bey’in isminin kitabın üzerinde olduğunu ikinci bakışımda fark ettim. Önümdeki kitabı kendisine, yani yazarına imzalatmamı mı bekliyordu acaba ve ben ‘Kadın Dövmenin Faydaları’ isimli bir kitap ve onun yazarı Hamdi Bey ile aynı odadaydım!

Güngören’de olsa bilim insanları tarafından yapılan sosyal bir deneyin ortasında olabilirdim. Bıyıklı, maço görünümlü bir adamın önüne gelen ‘Kadın Dövmenin Faydaları’ isimli bir kitaba vereceği tepkiler ya da erkek egemen bir toplumda kadına şiddetin akademik alanda meşrulaştırılmasına bir erkeğin yaklaşımı vs. Öyle olmadığını muhabbetin devamında öğrenecektim.

Hamdi Bey, renkli ve medyatik bir kişilikmiş aslında. Aile içi problemler için çok eşliliğin etkin bir yöntem olduğunu savunuyormuş. Kitap da kadına şiddete dikkat çekmek için bir pr çalışması neticesinde bu ismi almış. Çok da dikkat çekmiş. Belki bu kitabın filmleşmesi için kafa kafaya verebilirmişiz…

Modern bilim ve büyü 

Normalde on dakika süren görüşmeler bizim seansımızda yarım saati bulmuştu ve sekreter zırt pırt gelip hastaların beklediğinden yakınıyordu. Hamdi bey durmadan ve usanmadan çok eşliliği ve kariyerini anlatıyordu. Ben ise çocukluğuma inmeye çalışıyor, aralarda babamla yaşadığım problemleri sokuşturmaya çalışıyordum fakat Hamdi Bey çok müsaade etmiyordu. Sonra bir anda beynimizdeki bazı hormonların çalışma ritmine göre duygularımızın şekillendiğine, ilaçların bu hormonları düzenlediğine , Fransa’da insanların yarısından fazlasının antidepresan kullandığı bilgilerini verip bana da bir adet Prozac yazıverdi.

İleri görüşlü, gerçek bir çağdaş olan Ahmet Hoca’nın, geleneksel yöntemlerin çözüm bulamadığı bir vakayı modern bilime havale etmesindeki erdemli yaklaşımı, Prozac’daki etken maddeler kadar ruh sağlığıma olumlu tesir etti. Belki de beni bu şekilde aydınlatmasa kendimi cumadan çıkan ilk kişiye elimdeki kilidi açtırıp onu da denize atarken bulabilirdim.

Hastalıkta teşhis çok önemlidir ve ne mutlu bize ki bir tarafta kadim geleneklerin uçsuz bucaksız bilgeliği diğer tarafta ise modern tıbbın bilimsel ve rasyonel güvenini beraber yaşayabildiğimiz Güngören gibi mahallelerimiz var. 

yazı- Burak Tarık

fotoğraf- Gülizar Baki