Balıkçının Karısı

Yazı – Serkan Öztürk

Birden başlayan yağmura rağmen kendimi, derdimi ancak anasona basarsam acısı diner ümidiyle gittiğim köhne meyhaneden dışarı attım. Dinmedi, ama uyuştu. Biraz olsun unuttum, bir türlü unutamadığım dertlerimi. Derdim, hayat ve hayatı iyice çekilmez hale  getiren karımdı. İşimde de evimde de mutlu değilim. Son günlerde evimde huzur bulduğum tek yer tuvalet. Kuluçkaya yatmış tavuk gibi saatlerce klozette oturuyorum. Oturmaktan kaba etim klozet kapağının oval formuyla deforme olsa da o halde oturmak karımla yan yana oturmaktan iyidir.

O kadar çok konuşuyor, her şeyden o kadar çok şikayet ediyor ki… Yo yo… ‘O kadar’ yeterince karşılamıyor aslında, “her şeyden şikayet ediyor” demem daha doğru. Benden, evden, çocuklardan, komşulardan, ablasından, akan tavandan, akmayan musluktan, televizyonun eskiliğinden, haber spikerinin yıllardır değiştirmediği saç kesiminden, Manav Sabri abinin çürük sebzelerinden, Manav Sabri abinin dükkanı geç açtığından, Manav Sabri abinin dükkanda çok durmayıp işi çırağa yıktığından, çırağın üç kuruşa çalışmaya mahkum olduğundan… Allah belanı versin Manav Sabri abi! Ben de şikayetçiyim Manav Sabri abiden, karımın şikayet mevzusu koleksiyonunu genişletti hayvan herif. Tabii karım şikayet ettiği şeyleri çözemediğim için benden bir daha şikayet ediyor. ‘Şikayet etme’ karım için bir çene sporu. Çene kasları o kadar güçlendi ki dişleriyle damperli bir kamyonu çekebilir ya da bir çiviyi söküp tekrar çakabilir.

Şimdi yine eve dönüyorum. Uyumadıysa, beni kapıdan girdiğimde “Leş gibi kokuyorsun!” diye azarlar. Uyuduysa yatağa girdiğim anda uykusunu böldüğüm için azarlar. Tabi leş gibi koktuğum için de ayrıca azarlar. Geçen gün yine öyle dediğinde, İyi de karıcığım leş gibi bir hayatımız var, leş gibi kokmak çok doğal değil mi?” dedim. Anlamsız gözlerle baktı ilkin, sonra ağlamaya başladı. Ardından hep kendimi düşündüğümden, ev işlerinin altında ezildiğinden, çocukların söz dinlemediğinden, Manav Sabri abinin karısını aldattığından şikayetçi oldu ve benim de Manav Sabri abi gibi, yelloz bir sevgilim olduğu iftirasını attı. Erkek değil miymişiz, Manav Sabri abinin de benim de boyumuz devrilmesi temennisiyle yatak başındaki abajuru söndürüp yattı. Manav Sabri abinin suyu iyice ısındı, birkaç güne kalmaz boyu devrilir. Devrik Boyunlu Sabri abi hiç işe gelmez artık. Olan çırağa oldu! Neyse eve dönmek için acele edeyim, yoksa bu yağmurda sırılsıklam olmaktan Sabri abiden önce boyum devrilebilir.

O da ne? Yerde biri kıvranıyor galiba… Muhtemelen biri karısının boyun devrilmesi bedduasına maruz kalmış. Hemen koştum yardımına. Gidip baktığımda iri kıyım, gür kızıl sakalıyla bir Vikingliyi andıran biri doğrulmaya çalışıyordu. Niyeyse Terminatör filmindeki Arnold abinin dünyaya çırılçıplak düştüğü sahne geldi aklıma. Bu Vikingli geçmişten ya da gelecekten gelmiyordu. Körkütük sarhoş olduğundan yere kapaklanmıştı. Koluna girip ayağa kalkmasına yardım ettim. “Boyunuz devrilmediği için şanslısınız.” dedim. Anlamadığını “Höe” diyerek anlatabildi, muhtemelen Terminatör filmini de seyretmemiş Vikingli abi. Ben bu muhabbeti devam ettirmedim. Adamın kol altına girince, balık kokusu burnumun kemiklerini sızlattı. Sonradan Balıkçı olduğunu söyleyince kokunun sebebini anladım.

O da benim gibi meyhanenin birinde vakit geçirmiş.

“Evim…”  dedi Balıkçı, “Yakındır, hemen ileride… Gelin bende bekleyin biraz. Yağmur dinince gidersiniz.”

Karımın yüzünü ne kadar geç görürsem o kadar iyiydi. Kabul ettim, giderken biraz sohbet ettik. Manav Sabri abiden bahsettim ona. Azıcık karımdan da tabi.

Minik bahçeli barakadan bozma evine girdiğimizde loş bir sarı ışık ve çıtır çıtır yanan soba karşıladı bizi. Sonra Balıkçı odanın karanlığına doğru dönüp: “Bey, bana yardım etti, ben de yağmurdan biraz korunması için onu eve davet ettim. Müsaitsin değil mi?”

Kime söylüyor diye bakınırken adam gaz lambası yakıverdi o ara ve karısını gördüm. Karısı, hasır bir sandalyeye oturmuş, üzerini uzunca örme bir battaniyeyle örtmüştü. Mahzun bakıyordu kadın. Dudağının kenarında yanağına doğru yaklaşık 7-8 santimlik bir yara izi vardı. Kadına bakakaldım. Güzel bir kadındı aslında. Dalgalı kırmızıya çalan saçları yara izinin çirkinliğini örtüyordu. Balıkçı kolumdan çekip masanın yanında duran sandalyeye, daha doğrusu kendi yanına oturttu beni. Ardından ağzında bir şeyler geveleyerek masa üzerinde duran elmanın birini, cebinden çıkardığı sivri çakısıyla soymaya başladı. Vikinglinin İsveç çakısı yoktu. Elindekini de muhtemelen Eminönü Bıçakçılar Çarşısı’ndaki Poyrazlar Bıçak Sanayii’nden edinmişti. Ben o ara yine karısına baktım, kadın bir bana bir kocasına bakıyordu iri gözleriyle. Karısı sanki bana bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Balıkçı karısına baktığımı anlayınca;

“Bu kadın yüzünden ben çakılı kaldım birader.” dedi.

“Hiçbir yere gidemiyorum. Ben Balıkçı’yım, bazen av mevsiminde denize açılıp, haftalarca gelmemem lazım. Ama yapamıyorum, niye? Bu lanet kadın yüzünden. Lanet!”

Kadın gözlerini bir suçlu gibi indirdi. Balıkçının hiç tanımadığı birisine karısını şikayet etmesi bana garip gelmişti. Gerçi ben de size karımın gıybetini yapmıştım ama o başkaydı canım. Yazar okur dertleşmesinden başka bir şey değildi. Bizimki entelektüel bir birliktelik. Karıştırmamak lazım.

Kadın açıkça Balıkçı’dan korkuyordu. Kim bilir, bu çam yarması, bu kadını dövüyordur. Yüzündeki yarayı muhtemelen bu yaptı. Kadın belli ki yürüyemiyor. Bu öküz sakatladı onu. Kadın o ara yine bana baktı. Bu bakış ‘bana yardım et’ bakışından başka bir şey değildi. Tam o esnada Balıkçı, Poyrazlar Bıçak Sanayi mamulü sivri çakısına sapladığı elma dilimini bana uzattı. İstemsizce aldım. Çakının ortamdaki sarı ışıkta altın gibi parlaklığı gözüme çarptı. Sobada çatırdayan bir odunun sesi odadaki sessizliği böldü. Korktum işin doğrusu bir an. Bu evde durmak istemedim. Elma diliminin yarısını ısırıp diğer yarısını masanın üzerine koyup ayağa kalktım ve:

-Gitmem lazım, çok geç oldu.

– E, daha yeni geldin. Gidersin birazdan otur hele.

-Yok gideyim, karım bekler.

Bir gün karıma gitmeyi bahane olarak söyleyeceğim hiç aklıma gelmezdi. O ara yine karısına baktım son kez, kadın ‘ne olur yardım et’ dercesine doğrulmuştu hafiften. Bir şey demeden çıktım evden. Balıkçı da şaşırdı. Ardımdan kapıyı kapattı. Evin bahçesinde durdum o an. Ne yapıyordum? Benden, beden diliyle yardım isteyen aciz bir kadın vardı. Çekip gidebilir miydim öylece? İnsanlık bunu mu gerektirirdi? Kıpırdayamıyordum yerimden. Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Bir-iki dakika kalakaldım öylece. Yağmur dinmemişti. O ara evin kapısı açıldı ve Balıkçı seslendi:

– Ne oldu birader? Gidemedin, bir şeyini mi unuttun?

Balıkçı muhtemelen pencereden beni gözetlemişti. O da benden kuşkulanmıştı anlaşılan. Artık olan olmuştu. Geri dönüş yoktu. Alkolün verdiği cesaretle tekrar eve yöneldim, Balıkçı’yı geçip eve girdim. Kadın merakla bana baktı. Neden bilmiyorum kalan elma diliminin yarısını hızla yedim. Sonra Balıkçı’ya:

-Karının yüzüne ne oldu?

Balıkçı şaşırdı bu soruma,

-Neden sordun ki?

Neden sorduğumu nasıl izah edeceğimi bilmiyordum. Konuşmayı nasıl devam ettirmem gerektiği hakkında hiçbir fikrim yoktu. Elmayı iyice yuttuğuma emin olduktan sonra ağzıma ne geldiyse söyleyiverdim,

-Bak dostum, bu kadına işkence ediyorsan öylece çekip gidemem ben! Kimse sahipsiz değil, anladın mı?

-Ne diyorsun lan sen?

Balıkçı üzerime doğru harekete yeltenince kadından anlamsız bir ses çıktı. Kadın ya dilsizdi, ya da bu ayı dilini kesmişti.

-Lan man diyerek kabalaşma bak! Polise şikayet ederim seni. Sen benim kim olduğumu bilmiyorsun daha. İlçe  Emniyet Müdürü eniştem olur… Bu kadına ne olduğunu an la ta cak sın!

Balıkçı elindeki çakıyı büyük bir sinirle ikiye katladı. Bu benden ya da eniştemden çekindiğinin işaretiydi. Sonra yüksek sesle,

-Elimden bi2 kaza çıkmadan çık lan evimden. Çııııık!

-Çıkmam. Dövüyorsun değil mi? Yüzündeki yara izini de sen yaptın? Bacaklarına da mı vurdun? He..? Bak kadıncağız bacağındaki morluklar görünmesin diye örtmüş.

Dedim ve o gereksiz, aptalca hareketi yaptım. Kadının üzerinde ki battaniyeyi çekiverdim. İşte o an hayatımın garip görüntüsüne tanık oldum. Kocaman gümüş rengi bir balık kuyruğu vardı kadının. Kuyruk olduğu yerde kıvrılıverdi. Ağır ağır o muhteşem anı seyrettim. Kadın bir deniz kızıydı. Balıkçı bir av sırasında oltasıyla bu deniz kızını yakalamıştı. Yara izi ondandı. Her şeyi o gümüş rengi kuyruğa bakarken anladım. Kadın çok utanmıştı. Hızla battaniyeyi elimden alıp, kuyruğunu örttü. Mahremi ortaya çıkmıştı. Gözünden yaş düştüğünü gördüm. Balıkçı burnundan  “hımss” sesi çıkardı ilkin, sonra gözlerini kapatarak,

-Seni evime almam bir hataydı.

Ne demem gerektiğini bilemiyordum halen ama kadına karşı mahcuptum. Yardım etmem gerekirken onu iyice utandırmıştım.

-Bu kadının yeri burası değil, deniz. Bırak gitsin.

-Bırakmam. Niye bırakayım? O benim avım. Ben avladım onu, ben!

-Av mı? Ne diyorsun birader. Hayvan mı bu?

Sonra kadına döndüm,

-Affedersin yenge.

Balıkçı büyük bir pişkinlikle,

-Benim için yakaladığım diğer avlardan farksız.

Kadın bu konuşmaları duymamak için battaniyeyle iyice kendini örtmüştü. Olayı çözemediğim, her şeyi daha da berbat ettiğim için sinirliydim.

– Çüş ya… Kardeşim, avını karın mı yaptın sen? Ne biçim konuşuyorsun?

-Evet. Ne olmuş? Hepimizin karısı avı değil mi?  Ben sana ‘karını bırak, gitsin’ diyor muyum? Bana ne? Bundan da sana ne!

Bu söz üstüne hiçbir şey diyemedim. Diyecek cümle bulamadım daha doğrusu. Balıkçı’yı ve karısını öylece bırakıp çıkıp gittim. Kafamda bin bir düşünceyle eve vardım. Kapıyı açtım eve girdim. Yatak odasına geçtim. Karım sırtını dönmüş uyuyordu. Üzerimi değiştirip yatağa girdim. Karım hiç kımıldamıyordu. O halde ‘leş gibi kokuyorsun’ dedi.

Haklıydı.

O gece aslında kadın kuaförü olan eniştemin, İlçe Emniyet Müdürü olduğu yalanını söylediğim için bir kez daha utandım kendimden.  

Yazı – Serkan Öztürk