Yazı: Ahmet Bozkuş

Hazin bir yolculuktayız. Başımızı cama çeviriyoruz ki aynı vasıtada beraber seyahat ettiğimiz insanların hikayelerini görmeyelim. Yer vermek zorunda kalmayalım. Görürsek, gözümüze toz kaçabilir ve ağlarız ve belki de anlarız. Anlamak, acı verici olabilir ve işte bu yüzden bakışlarımız hep camda.

Hemen arka koltuğumuzda bir kadın kucağında bir tabutla seyahat ediyor. Azami bagaj ağırlığını bir kilo aşmış olan bu tabutu görmemek için uyuma numarası yapıyoruz. Sonra kadın, indiği durakta kimliği vicdansız kişi veya kişilerce yuhalanıyor. Biz bu insansız ve insafsız hava olayına destek olmuyoruz belki, ama kulağımızdaki müziğin sesini biraz daha açıyoruz.

Üç koltuk ileride bir kadın yanında bir derin dondurucu taşıyor. İçinde bir çocuk bedeni… Defnedilememiş… “Bu ne biçim bir bagaj!” diyoruz kendi kendimize ama çok da oralı olmuyoruz, çünkü kokusu bize gelmeyen donmuş acılar coğrafyasına dair bir merakımız bulunmuyor. Oralı değilsek neden oralı olalım ki!

En arka koltukta bir adam ensesinden vurulmuş, bir minarenin derdine dil olmak isterken… Dönüp bakmıyoruz çünkü o esnada çok akıllı telefonumuzdan bir cami manzarası bir de özlü söz paylaşıyoruz, dinden imandan bahseden…

Sağ tarafımızda bir çocuk oturuyor yanında dedesiyle. Babasının hapiste, annesinin mezarda olduğunu bilmediğimiz için doğamamış kardeşinden de haberimiz olmuyor doğal olarak.

Gitar çalmaya heveslenip söyleyebildiğimiz o meşhur şarkı çalarken kulağımızda, Akdeniz’in sahilinde bir cennet yolcusu gibi uzanan çocuk gelmiyor aklımıza. Otobüsün durduğu kırmızı ışıkta titreyen çocukların da bir alakasını kuramıyoruz trafik yorgunu beynimizle.

Ayakta seyahat eden lastik ayakkabılı ihtiyarın taşıdığı naylon torbanın içindeki naylon tomarının bir haber bülteninde bir buçuk dakika bile yer tutamayacak olan uzman çavuşun şehadet haberinde göreceğimiz gecekondunun ısı yalıtım malzemesi olduğunu bilmemiz mümkün değil. Ve zaten iyi ki bilmiyoruz yoksa akşam nasıl keyifle seyrederiz bol alkışlı, garanti kahkahalı televizyon yapımını!

Başımız camda…
Bakışlarımız boşlukta…
Rol icabı verdiğimiz uyku pozu iyice yapışıyor üzerimize.
Derin uykudayız…

Güç bela kaptığımız koltuğumuzda hamile, yaşlı, engelli ve gazilere yer yok.
Şarkılarda bir kelebek gibi kıpır kıpır kanat çırpan kalbimizde başkalarının acılarına, dertlerine, ölümlerine, ölülerine yer yok.
Çok yorgunuz…

Başımız camda…

Derin bir huzur(!) içinde seyahatimizi sürdürürken yolda yatan bir ihtiyar kadın çarpıyor gözümüze. Vücudundan akan kan kurumuş. Kaskatı kesilmiş bedeni.

“Şimdi bu da nerden çıktı!” diyoruz.
Başımızı içeri çeviriyoruz, bir tabut on altı kilo…
Gözümüzü kapatıyoruz, yuh sesleri…
Kulaklık takıyoruz, derin dondurucunun mani olamadığı bir ölüm kokusu…
“Kaptan indir beni ilk durakta!” diye haykırıyoruz.
Önümüzdeki ilk durak, son durak…
Artık çok geç. 

Yazı: Ahmet Bozkuş

Önceki
OH
Sonraki
Gördüm