Hikayemi Dinleyecek misin?

-Ona; ‘Hikayemi anlatacağım kimse yok’ dedim ilkin. Sonra sigaramın ucunda büyük bir ateş belirene kadar içime çektim. Bu iç çekişte sadece nikotin yoktu, biraz da dertlerimden oluşan sıkıntıyı içime çektim. Bana sigaranın zararlarından bahsetti. Ben de ona yalnızlığın zararlarından.

“Sen yalnız değilsin.” dedi bana. O an ‘kulağım sende, dinliyorum’ demesini beklerken, ‘ne zaman bırakacaksın şu lanet sigarayı’ dedi. İçimden ‘seni bırakmam mümkün ama şu iki parmağımın arasında ki dostu asla’ dedim. Ama içimden. En son çektiğim nikotinin güzergahından. Karşımdaki iç kulak iltihabı olduğu için beni duymadı. Yine dertlendim ve sigarama yüklendim. Bu kez içime çekince hem ateş belirdi hem de biraz kül döküldü eteğime.

Ama dertler içe çektikçe bitmez. Anlatmak gerek dertleri. O dertler dilden süzülüp bir kulakta yuva yapmalı.

Ama benim derdimi yuvalandıracağım bir çift kulak yok.

-Ö-höö…

-Öksürüyorsun. Bir bardak su iç istersen?…

Cevap vermediğine göre ben anlatmaya devam edeyim…

Dur, bir an düşündüm de ‘anlatmaya devam edeyim’ demeyeli ne çok olmuş. Sayende şimdi daha iyiyim. Dertler paylaştıkça…. ‘Dertler paylaştıkça azalır’ klişesi bende derttir biliyor musun?. Çünkü bende derdi paylaşarak azaltabileceğim, “şu derdimin ucundan tut biraz” diyebileceğim kimse yok. Kimse yok derken, kimseden kastettiğim vücutlar ya da gölgeler değil. Onlar etrafımda çok.

Ben o vücudun ya da gölgenin sahibi olacak kişide beni dinleyecek kulak eksikliğinden bahsediyorum. O kulakta sadece dış kıvrımlarından oluşan bir kulak değil, iç kulağa sahip olan, duyarlı ve zedelenebilme ihtimali olan bir zara sahip kulaktan bahsediyorum.

İşte bu çapta bir kulağa sahip biri etrafımda yok.

Cep telefonu fihristimde de yok ki, çevireyim numarayı dakikalarca paylaşayım derdimi.

Cep telefonumda kayıtlı böyle bir kulak sahibi yok.

Bu yalnızlıktan öte bir durum.Yalnız insan her zaman tek başına kalan insan demek değildir. Yalnız insan çoğu zaman onu anlayacak, onun derdine omuz bindirecek birilerinin yokluğu manasındadır.

Ben etrafında omuz sahibi biri olmayan genellikle omuzsuz çevrelerce saygıyla anılan yalnız biriyim.

-Bak geç oldu…

-Bu kadar mı yani?

-Bu kadar. Bir daha da arama beni olur mu? Bu ilk ve son olsun.

-Neden? Sıkıldın mı benden?

-Hayır seni dinlemek keyifliydi. Ama anlattıklarını düşününce ben de ne kadar yalnız olduğumu düşünmeye başladım.

-Bu kötü bir şey değil ki. Sadece doğruları görmek.

-Bu kötü bir şey. Bazen gerçekler değil, olduğunu zannettiğimiz şeylere inanmak daha güzel gelir. Ben gerçeği değil, zannımı yaşamak istiyorum.

-Zannımca sen feci yalnızsın.

-Kapatmak zorundayım.

-Hikayemi dinlemeyecek misin?

-Seni dinledim. Tam bir saattir. Üstelik seni tanımıyorum.

-Beni tanıyanlar da tanımıyorlar zaten. En yakın dostumla eşitsiniz. İnsan olmanız yeterli. Tam bir saat dinlediniz beni. Sağ olun.

-Geç oldu.

-Bence de geç oldu. 32 yaşındayım. Bunları yaşamak için çok geç bence de. Ergenlik sendromu gibi. Evliyim, iki çocuğum ve karıncanın ayak sesini duyabilecek yetenekte ama sonuçta duvar gibi sağır kocam var. Seviyorum onları.

-Yine anlatıyorsun. Bu sefer kapatıyorum. Kesin.

-Sen bilirsin.

-Bir şey sormak istiyorum?

-Keşke sorularının devamı gelse.

-Gelmeyecek… Numaramı nereden buldun?

-Aklımdan geçen numarayı çevirdim işte. Hayal telefon rehberimden desem daha doğru. Arabamın plakası, ayak numaram ve yaşımdan oluşan numaralarla aynı cep numarasını kullanıyorsun. İlkin ay gün ve yıldan oluşan doğum tarihimi mi çevirsem diye düşündüm. Sonra…

Çat!!!

-Kapattı.

-Sevim.. Sevim.

-Efendim kocacığım.?

-Kimle konuşuyorsun?

-Hiç.. Kimseyle… Yanlış numara… Nihat?

-He?

-Ya biraz balkonda çay içerek konuşalım mı?

-Hadi yat artık yat… Sigara mı içtin sen yine? Perdelere bile sinmiş kokusu…

(18.05.09 – Serkan Öztürk)

Sonraki
Kömür