“Başarıyı Reddediyorum, Bize Huzur Lazım”

Röportaj – Serkan Öztürk

Bu fotoğraf Almanya’da 2017 yılında çekildi. 2004 yılından beri hayatımda olan Burak Tarık’la mütemadiyen dünyanın bir yerinde buluşur sohbet ederiz. Bazen Kuzguncuk’ta bir kafede, bazen Almanya’nın bir köyünde bazen Manhattan’da ya da tiyatro gereği Yozgat Boğazlıyan’da…

Boğazlıyan’da tiyatro sahnesi olmadığı için düğün salonu kulisinde Burak’la, Mecid Mecidi ve İran sinemasında sembolizm üzerine sohbet ettiğimizi hatırlıyorum. Arka fonda en son düğünden kalma kurumuş karanfillerin bulunduğu, üzerinde “Cambaz Kardeşler Tuhafiye” yazılı bir çelenk dün gibi aklımda.

Sevgili Burak Tarık benim için çok özel bir insan. Dost. Sırdaş… Bir şey yazdığımda, üretme evresinde ya da bir sıkıntının içine girdiğimde, nasıl yapsam, ne önerirsin diye soracağım güzide bireylerin başında gelir. Başında gelir dedim, ama zaten bu liste çok kısa. Listedekilerle buluşup okey oynasak kimse açıkta kalmaz, o derce yani. Burak da okeyi sevmez gerçi. Artık Amerika’da olduğu için beyzbol, buz hokeyi falan tercihidir muhtemelen. Ben Almanya’dayım o Amerika’da. Bir dönem aynı sahneyi paylaşsak da, aynı filmde rol alsak da şimdilerde yoğun iş hayatı bizi farklı ülkelere fırlattı. Yani en azından biz öyle diyoruz. Aslında o Amerika’nın dişlileri arasında tutunmaya çalışıyor, ben de huysuz emekli albaya bağlamış bir vaziyette çocuklarımı azarlıyor, eşimin ev işlerini beceremediğinden falan yakınıyorum. Almancam iyi olsa komşulara da sardıracağım ama şimdilik aileme adadım kendimi…

Amerika Chicago – Serkan Öztürk’ün kısa filminin gösterimi sonrası.

Bu sıra dışı röportajın hikayesi

Lapsus dergisini hayata geçirmeye niyetlendiğimizde sevgili Burak da işin içinde olmak istedi. En azından misafir kalem olarak dergide zaman zaman yazdıklarını okuma imkânı bulacağız. Editörümüz Gülizar Baki, Burak Tarık’la derginin ilk sayısında röportaj yapılmasını istiyordu. Burak’la yakın dostluğum olduğu üçün bu ulvi görevi bana verdi. Ben de seve seve yaparım dedim. “Amerika’ya biletimi alırsınız, röportajı yapar gelirim.” dedim. Hiçbir masraftan çekinmeyen editörümüz, “Bilet değil de kontör alalım abi sana, telefonda görüşerek yap ropörtajı sonra da deşifre edersin.” dedi. Modern çağın iletişim aygıtlarını kullanmayı ve kullandırtmayı çok iyi biliyordu Gülizar. Şartlarımı konuştuk “İstediklerimi yaparsanız röportaj tamamdır!” dedim. Yılların Serkan Öztürk’üydüm ve asla ödün vermeyeceğim kurallarım vardı. Dergi yeni kuruluyordu daha ilk sayıdan duruşumu, karakterimi sergilemeliydim. 5,99 Euro’luk Aldi (Almanya’da ucuz market zinciri) kontör ve big boy hamburger menü karşılığında yaparım dedim, editörümüz uçak biletinden buralara düşme vizyonum karşısında zorlansa da çaresizce kabul etti ve Burak Tarık’la çok keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Onunla bir dost gibi değil de son derece resmi bir görüşme yaptım. Bu tavrı niye takındım bilmiyorum. İlk röportajım olduğu için galiba.

Keyifli okumalar.

S.Ö- Alo… Burak?

B.T- Can.

S.Ö- Müsaitsin di mi?

B.T- Ne demek efem.

S.Ö- Ha, iyi. Tamam o zaman, başlıyorum. Ö’hömm. Güzel bir röportaj olması dileğiyle.

B.T- Maksat muhabbet Cano.

S.Ö- Aynen… Amerika’dasınız, birçok sanatçının yaşamak istediği Los Angelas’ta… Hollywood size yakın mı?

B.T- Bizim tuvaletin penceresinden “w” çok net görünüyor. Hani İstanbul’da boğaz manzaralı diye bu tarz mukavvadan ev kiralıyorlar ya o hesap. İşin geyiği bir tarafa, bir çok sanatçının yaşadığı, yaşamak istediği meselesini biraz konuşalım, mı yani?

S.Ö- Tabi ki…

B.T- Aslında sanatçıdan ziyade sinemacı desek daha doğru olur çünkü sahne ya da resim sanatları ile uğraşanlar daha ziyade doğu yakasında. Sinemanın da biraz endüstriyel tarafı diyelim. Büyük stüdyolar burda, haricen çok fazla yapım firması var. Neden burda dersen, iklim değişmiyor abi, sürekli ilkbahar. Yılda beş on defa yağmur yağıyor dolayısıyla mevsimsel olarak çok sürpriz yok. Aynı sebeple ‘homeless’ dedikleri evsizler için de çok popüler bir yer. Sinema ile evsizlik arasında ironik de bir ilişki var heralde.

S.Ö- Öyle bir korku mu var?

B.T- Amerika’da yaygın bir korku bu. Bir taraftan da bir hayat tarzı gibi, adam kimliğini yırtıp kimliğinin getirdiği tüm unsurlardan azade oluyor bir anda; borç harç vergi… Özendirici yönleri de yok değil yani.

S.Ö- İngilizceyle aran nasıl? Ben Almancayı çözemedim. Çok zor bir dil. Almanya’da ne yapıyorsun diye soranlara “Yüksek lisan yapıyorum.” diyorum.

B.T- (Gülüyor) Ya gündelik hayatta problem yok da, biz derdimizi düz anlatan adamlar değiliz  ki baba, kıssadan hisse diye bişey var ya, iste o kıssa faslına girdiğinde iş çetrefilleşiyor az biraz. Almanca ile alakalı da tavsiyem çok kafana takma. Zamanla halledersin, az daha sık dişini. 

S.Ö- Umarım takma dişlerimi sıkmak zorunda kalmam! Peki, başarı ne demek sizce? Başarı merdivenlerini bir bir tırmandığımız gerçek.

B.T- Bir gerçek diyorsun! Hocam, başarı bana göre modern dünyanın köleleştirdiği insanlar için hazırladığı bir check list. Bunları yapacaksın ve biz sana başarılı diyeceğiz. Bunun karşılığında biraz para kazanacaksın ve serbest piyasa döngüsü içerisinde başka birine basacakları başarılı damgasına ufak bir katkı sağlayacaksın… Böyle  saçma bir döngü. Ben başarıyı baştan reddediyorum. Bize huzur lazım.

S.Ö- Siyasi konulara girmek istemem ama Trump gerçeğini de sormadan edemeyeceğim. Trump’ın başta olduğu bir ülkede yaşamak nasıl bir şey?

B.T- Valla politik gündemden uzak duruyorum. Buradaki halkın yüzde doksanı gibi. İnsanlar kıyasıya eleştiriyor, medya önünde hakarete varacak açıklamalar oluyor fakat bu alanda muazzam bir özgürlük  var.

Eşrefpaşalılar filmi, 2010. Burak Tarık; Nusret, Serkan Öztürk; Küflü Kamuran rolünde.

Bedduaya karşıyım ben, küfür okuyorum!

S.Ö- En son okuduğunuz…

B.T- Kitap mı?

S.Ö- Yok, beddua.

B.T- Bedduaya karşıyım ben, daha ziyade küfür okuyorum. Farklı kombinasyonlarda, bazen aruz vezninde bazen serbest stil.

S.Ö- Şu an hayatınızda “keşke” dediğiniz bir şey var mı?

B.T- O değil de sen iyice moda girdin, sizli bizli olduk bir an raportör abim benim. Yani hepimiz şu dönem gizli ruh hastası olduğumuzdan keşkeyi  biraz yüksek dozda kullanıyoruzdur muhtemelen. Keşke keşkeyi biraz daha az tüketsek…

S.Ö- Keşke… Mesela bu telaş yaşlandırdı beni, yaşam telaşı, yeni bir şeyler yapma telaşı, zamanında olma telaşı, doğru karar verme telaşı… Keşke bir ayet yaşlandırsaydı… Bazen bir ota özeniyorum. İnsan ota özenir mi ya?

B.T- Özenmese daha iyi tabi…

S.Ö- Neyse konumuza dönelim. Oyuncusunuz. Ayrıca yazdığınız senaryolar sinema perdesinde ve tiyatro sahnesinde can buldu. Rol model olarak aldığınız biri var mı?

B.T- Rol model aldığımız herkes bir gün sahneden inip kostümünü çıkardı ve başka biri olarak yürüyüp gitti. O yüzden hiçbir ‘rol’ü ‘model’ almamak lazım. Gerek de yok. Hadi çok yazdı, öptüm bye… 

Röportaj – Serkan Öztürk