yazı- Burak Tarık

Üzerinde “Veysel Karani” yazılı beyaz bir teyp kasetini parmaklarının arasında döndürüyordu. Veysel Karani öleli çok olmuştu ve artık bu kaseti çalacak bir cihaz da yoktu evlerinde. L koltuğun bir ucuna anası bir ucuna babası uzanıyordu. Zor nefes alıyorlardı, yaşlılık işte…

Çocukluğuna dair hatırladığı en canlı anılardandı; Babası, gazeteden kestiği kuponları desteyle eline tutuşturuyor ve her seferinde bir mübarekle eve dönüyordu. Evlerinde namaz falan kılınmıyordu ama bu kasetler bir vecd ile periyodik olarak dinleniyordu.

Cavit doksanların sonunda doğmuştu ve bir nevi milenyum çocuğu sayılırdı. İkinci bin yıl tüm dünyada coşku ile karşılanmasına rağmen bir şekilde onların kenar mahallesine uğramamıştı. Bununla birlikte Cavit’in çocukluğu o kadar hızlı geçmişti ki liseye geçtiğinde günde iki defa sakal tıraşı oluyordu.

Günler geçiyor ve Cavit, içinde doldurulmamış yeni boşluklar keşfediyordu. Aşk mesela… Cavit, toplu taşımada ya da sokakta gördüğü kızların büyük bir çoğunluğuna aşık oluyor ve bu kadar seri aşık olması saçmalığının yanında her biri için de acı çekiyordu. Bir süre sonra bu acıların kayıtlarını sol kolunda jilet izleri olarak tutmaya başlamıştı. Liste sürekli uzuyor ve çizikler omzunun üzerinden sırta doğru kayıyordu.

Gerçek manada hiç terk edilmemişti Cavit, zira gerçek manada hiç kız arkadaşı olmamıştı fakat o arabeskin derin dehlizlerine yirmi bin fersah inmeye devam ediyordu. Mütemadiyen aşık oluyor, sürekli terk ediliyordu. Bu kısır döngü Cavit’in kolunu paslı bir jiletle çizip tetanos olması ve hastaneye kaldırılmasına kadar sürdü.

Tetanos, Cavit’in hastanede kaldığı birkaç günde hayatını sorgulamasına vesile olmuştu. “Konuş ulan!” dedi hayatına, “Ne istediler de vermedik…” Bu işin bir sonu yoktu, huzur İslam’daydı. Tam olarak o dinlediği kasetlerdeki fon müziğini istiyordu hayatında. Böylelikle büyük bir adım atarak Allah’ın selamının başına “ES” takısını eklemeye ve “İnşallah” kelimesini biraz daha sık kullanmaya karar verdi.

“Esselamu aleyküm Rıza, nasılsınız inşallah… İyi misin, vay a.koyim!”

Cavit iyi bir insan olmaya çalışıyordu ama bunu nasıl yapacağına dair en ufak bir fikri yoktu. Veysel Karani öleli çok olmuştu ve kasetçalarları artık çalışmıyordu.

Kandillerde toplu mesajlar gönderiyor, feysbukta evliya hikayeleri paylaşıyor ve nargile kafelerde insanları Hakk’a davet ediyordu. Yaşı genç ve kanı kaynıyordu ve dininin bu kadar içe dönük, bu kadar pasif bir tatbikini ruhu kabul etmiyordu.

Tetanostan sonra hayatının ikinci aydınlanmasını, kahvede okey oynarken yan masada kulak misafiri olduğu Selim’e borçluydu. Selim çift okeye dönüyordu fakat “insan- devlet-din -Tanrı” ekseninde muazzam hikmetler yumurtluyordu. Sonunda beklediği taş gelmişti ve okeyi alıp şak diye ortaya vururken “Devlete itaat, Allah’a itaattir lan!” dedi ve bu laf Cavit’in gönül tahtasında, kırmızı serisinin ortasına beklediği yere şak diye yerleşmişti. Allah’ı göremiyordu, yaptığı feysbuk paylaşımlarına ilahi bir ‘beğeni’ de alamamıştı henüz ama Devlet öyle miydi?… Kabinesi, vekili ve bürokrasisi ile gençlik kollarını sonuna kadar Cavit’e açmış bekliyordu. Hatta duruma göre ufak tefek harçlık da vereceklerdi.

Cavit, nihayet hayatını adayacağı bir kutsal bulmuştu. Beynini çalıştırması gerekmediği için de ayrıca şanslıydı.

Seçimlere bir hafta vardı ve doyurulması ,ısıtılması gereken bir sürü fakir fukaraya yardım yapacaklardı. Kolileri teslim ederken elindeki broşürde mührü hangi logoya basacaklarını da sıkı sıkı tembihliyordu. Nihayet hayır yaptığını hissediyordu. Zeynel Abidin Hazretleri gibi gece gizlice kapıya bırakıp gitmiyorlardı ama olsundu. Broşürden, ufak bir oy talebinden bir şey olmazdı.

Sonraki haftalarda yardım kolileri o mahallelere bir daha gitmedi çünkü Cavit’in partisi o bölgede kaybetmişti. Aç kalsındı pezevenkler!

Cavit, yeteneklerini gerçekten kullanabileceği bir mecra bulmuştu. Her akşam kol başkanından küfür edilecek ve saldırılacak sosyal medya hesapları geliyor ve Cavit, bütün bir küfür antolojisini bol keseden kullanıyordu. Artık kılıçla cihat bitmişti, direkt küfür vardı!

Devlet her gün yeni bir terör örgütü tanımlıyor ve sayıları gittikçe artıyordu. KATÖ-PYD , GKML-C … Teröre meyilli o kadar çok insan vardı ki memlekette, artık onların tanımlamak da ayrı bir mesaiye dönüşmüştü. Bu sebeple artık kendi teşkilatları dışında kalan herkes potansiyel bir terör mensubuydu. Bunlarla mücadele sosyal medyadan olamazdı ve bu şekilde fiili şiddet içerikli olaylara da dahil olmaya başladı Cavit. Hatta kendine Zülfikar görünümlü bir döner bıçağı bile yaptırmıştı. Ulu orta insanları dövüyorlar ve hukuki hiçbir yaptırım yaşamıyorlardı. Zaten niye yaşasınlardı ki, devlet için yapıyorlardı ne yapıyorsa. Ufaktan bir maaşı da vardı. Allah rızası da bir yere kadardı.

Teşkilatta son zamanlarda bir virüsten bahsedilmeye başlanmıştı. Çin’de çıkmıştı. Bu torrikler ıvır zıvır her tür hayvanı yediklerinden bir illet kapmışlardı ve hızla yayılıyordu. Uygur Türklerine yaptıklarından sonra “oh olsun” gibi bir paylaşım yapacaktı fakat tereddüt etti. Çünkü daha önce birkaç ülke hakkında teşkilatça kampanya yapmışlar sonra üst kademeden ters bir demeç girdikten sonra diğerleri bir şekilde sıyrılsa da Cavit’in zekası kıvırmaya yetmediğinden ve mal gibi ortada kalmıştı. Bir şey yazmadı. Çin’le onun aklının ermeyeceği bir ilişkisi olabilirdi devletinin.

Ve nihayet virüs memleketteydi. ‘Dıj mihraklar’dan şüphelenir gibi oldu ama tüm dünyada olduğundan kafası karıştı. Ama yine de bir şekilde onları kıskanıyor olmalılardı. Ayrıca dünyada kolonya krizi yaşanırken, her ailede en azından bayramdan kalma bir şişe kolonya vardı ve sadece bu bile ülkesini teğet geçmesine yeterdi. Belki de sonraki dönemde Eyüp Sabri Tuncer savunma bakanı olarak kabineye girecekti kim bilir…

En üst düzeyden ‘self karantina’ diye bir emir geldi. Yani herkes kendi iradesi ile kendini evine kapatsındı. Fakat yaşlılar… Onlara kesinlikle çıkış yasaktı ve Cavit anladı ki bu mel’un virüsü, yaşlılar yayıyor olmalıydı. Bu eski tüfek yaşlılar yeni bir terör yapılanmasıydı ve misyonları, kaleyi içten fethetmekti. İçişleri bakanından önce davrandı ve ismini de koydu; İİT (İhtiyar İntikam Tugayları)

Bir süre devletinin dediğini yaptı Cavit. Kendini eve kapattı fakat yine de boş duramıyordu. Dışarı çıkmaları yasak olmasına rağmen hastalık yaymak için piyasaya çıkan bu pis ihtiyarların üzerine su döküyordu ya da patates fırlatıyordu.

Devlet, yine de şefkat elini herkese uzatacaktı ve bu pis ihtiyarlar artık ortalığa hastalık bulaştırmasın diye onlara bedava kolonya dağıtacağını duyurdu. Cavit’in evinde iki şişe bayramdan kalmış tütün kolonyası vardı ve devleti için bunları harcamaya hazırdı.

Öğlen sokaklara çıkıyor ve yolda karşılaştığı ihtiyarların başına kolonya döküp tokatlayarak evlerine gönderiyordu. Kolonyası tükendi ama devlet yakında anası ve babası için yenisini gönderecekti zaten.

Akşam gençlik kollarından mesaj geldi. Ertesi sabah teşkilattan kırk kişi aynı anda rakip belediyenin otobüsüne binecek ve kamera kaydı yaparak “Bakın işte bu dönemde otobüs seferleri çok az, insanların yaşamını tehlikeye atıyor!” diyerek karşı tarafı zor duruma düşüreceklerdi.

Sabah altı buçukta planladıkları gibi, bir duraktan kırk kişi aynı anda otobüse bindiler ve video kaydı yapıldı. Görev tamamlanmıştı ve akşama direkt sosyal medyaya servis edilecekti. Fakat o esnada Cavit için bunların hiçbir önemi yoktu zira Cavit otobüste, teşkilattan Büşra Nur ile yan yana denk gelmişti ve içi kıpır kıpırdı. Büşra Nur da cevval, yanakları kırmızı kırmızı Cavit’e bakıyordu. Utandı Cavit… Bir misyona binaen oradalardı ama aşk engel tanımıyordu. Büşra Nur ile evlenip teşkilatlarına kazandıracakları çocukları hayal etti. Ailecek broşür dağıtıp millet bahçelerinde yuvarlandıklarını düşünürken bir an gözleri doldu. Plana göre iki durak sonra ineceklerdi fakat Cavit hayalleri ile birlikte üç durak daha seyahat ettikten sonra ancak kendine gelebildi. Bir an evvel eve gidip Büşra Nur’un kırmızı yanakları ve kanlanmış gözleri için bir şiir yazmak istedi ama öyle bir kabiliyeti yoktu. Belki Sezai Karakoç’tan bir şeyler denkleştirebilirdi.

Haber sosyal medyaya servis edildi ama Cavit oralı değildi. Kırmızı yanaklarla alakalı Sezai Karakoç ya da Necip Fazıl’dan bir şiir bulamadı ama Cengiz Kurtoğlu’nun bir şarkısının sözlerini Büşra Nur’a mesaj olarak gönderdi.

BAKMAYA DOYMADIM
SEVMEYE KIYMADIM
KALBİMİ BAĞLADIN
KIRMIZI YANAKLARIN

SABAH GÜNEŞİ GİBİ
SEVDA ATEŞİ GİBİ
YAKTI DA GEÇTİ BENİ
KIRMIZI YANAKLARIN

Az sonra arayan Kol Başkanı’ydı. Bir dizi seri küfür ettikten sonra “Bir daha Büşra Nur’a yaklaşırsan bitirim lan seni!” falan gibi bir cümleyle yüzüne kapattı telefonu. Büşra Nur meğerse kol başkanının manitasıymış. Fakat Büşra Nur ile alakalı daha sonradan öğreneceği bilginin yanında bu hiçbir şeydi.

Birkaç gün sonra Büşra Nur’un yanaklarının normalde kırmızı olmadığını öğrenecekti. O gün yüksek ateş sebebi ile yanakları kızarmış ve kendisi şu an hastanede karantina altındaymış.

Teşkilattan kovulduğu gibi yaptıkları operasyon da ellerinde patlamıştı. Bu arada kapmış olduğu virüsün hiçbir hükmü yoktu çünkü gençlere, Türk kanı taşıyanlara ve evinde kolonya olanlara etki etmiyordu. Gel gelelim evdeki kolonyayı da devleti için heba etmişti.

Üzerinde Veysel Karani yazılı beyaz bir teyp kasetini parmaklarının arasında döndürüyordu. Veysel Karani öleli çok olmuştu ve artık bu kaseti çalacak bir cihaz da yoktu evlerinde. L koltuğun bir ucuna anası bir ucuna babası yatmıştı. Zor nefes alıyorlardı, yaşlılık işte…

Cavit’in onlara virüs bulaştırma ihtimali yoktu. Türk kanı taşıdığı ve genç olduğu için ayrıca Allah rızası için mücadeleden bir an geri durmayan bir kul olarak ‘inayet’ altında olmalıydı.

Kapı çaldı. Teşkilattan Selim elinde bir kağıt torba kapıda dikiliyordu. Cavit ile göz göze gelmeden çantayı verdi ve uzaklaştı. Çantada bir şişe kolonya vardı. Devlet, Cavit’in ana babasını unutmamıştı.

Cavit içeriye geçtiğinde Anne ve babası artık nefes almıyordu. Yaşlılık işte… Kolonyanın tıpasını açtı ve kafasına dikti. Vatan sağ olsundu!

hikaye- Burak Tarık