yazı
Ahmet Bozkuş

yazı- Ahmet Bozkuş

Yıl bitiyordu. Tükenmek ve bitmek arasındaki farkı hiç düşünmeden yeni bir yıla hazırlanıyordu insanlar. Bütün camlar, pencereler, kapılar; caddeler ve sokaklar yeni yılı karşılama heyeti olarak tam teşekküllü bir vaziyette hazır ve nazırdılar. Takvimdeki bir devrimin bir çocuğun duygularına tesiri ile bir ihtiyarın kalbine dokunması arasındaki fark hangi bilim dalının ilgi alanındaydı?

“Neden kesiyorlar ağaçları?” Bunun başka bir can acıtmayan, cana kıymayan yolu olmalı mutlaka diye düşünüyordu adam. Tanık olduğu yıl dönümleri sayısı kadar büyüktü bu düşüncesinin yaşı. Muhakkak kendisinden önce de buna kafa yoran insanlar gelip geçmişti ama yeni bir zamanı kutlarken bir ağacın canına kıymanın yanlışlığı hakkında vicdanlı bir duruş gösterememişti insanlar. Daha birçok konuda olduğu gibi…

O, bir fidan aldı evine, çocukları sevinsin diye. Böylesi de mümkündü ve güzeldi çünkü…

Bir yılda yaşlanan, yorulan, eskiyen, istenmeyen misafire dönüşen sene ceketini alıp gidiyor bir yıl sonra aynı muameleye maruz kalacak olan sene hiçbir şeyden haberi olmamanın verdiği bir neşeyle baş köşeye kuruluyordu.

O anda bir anlamsız bir savaş başladı, yerden göğe kadar. Çok renkli ve sesli patlayıcılarla insanlar artık yüzünü görmek istemedikleri lanetli seneyi kovalıyor, yeni ve taze seneyi karşılıyorlardı. Hayatlarına musallat olan kötü ruhlardan da kurtulacaklarını düşünüyorlardı bu sayede. Atmosferi dolduran ses ve renk karmaşasına kesif bir duman ve geniz katili bir koku eşlik ediyordu.

Mutlu olmak için her şeyi yapan ama ulaştığı her mutluluğu berbat etmeyi de bir şekilde başaran insanoğlu yine istikrarını koruyordu. Bir düğünde, bayramda, zaferde, kavuşmada veya yılbaşında… Dokunduğu şeyi kurutuyor, yürüyen bir atom bombası oluveriyordu dünyanın üzerinde.

Ağaçları süslemeyi, camları ışıklandırmayı seven çocuklar kulaklarını kapattılar bir anda. Belki de yılda bir kez dünyanın bütün çocukları kulaklarını kapatıyorlardı. Paris’te, New York’ta, Halep’te ve Yemen’de… Sebepler farklı olsa da sonuçlar aynıydı. Çocukları korkutan bir anlamsızlığın müellifi oluyordu büyükler.

İsraf edilen parayı konuşmak bile yersiz geliyordu korkudan kalp krizi geçirip ölen kuşların varlığından haberdar olmak. Bir kuşun kalbi ne kadar büyük ve ne kadar güçlü olabilir ki? Bu gerçeği duyan bir çocuğun kalbi nasıl dayanabilir ki!

Pencereden, balkondan dışarı kahırla bakan çocukları gördü adam. Onların bu hüzünlü, şaşkın ve kızgın hallerine içi parçalansa da böyle bir anormalliği normal bir şey gibi algılamadıkları için memnundu bir yandan. Vicdan, yaşayacak birkaç kalp bulmuştu kendine. Bu bile mutluluk vesilesiydi.

Babasının yanında dışarıyı seyreden çocuk, çok bilmiş bir senaristin üzerinde çok düşünmeden yazacağı bir cümleyi, düşünceli bir halde seslendirdi:

“Siz bulutlara bu kadar bomba atarsanız, onlar da size kar göndermez işte!”

Bulutların tarafını tutuyordu çocuklar, kuşlardan yana duruyorlar, suyu ve toprağı savunuyorlar, ağaçlara siper oluyorlardı küçük elleriyle. Ve kalbi kırılan bulutların intikam aldığına inanıyorlardı çocuklar, karsız bir kış mevsimiyle.

Başka kaç çocuk vardı acaba o gece havai fişeklere bakarak sevinmeyi değil de gökyüzünün ve kuşların halini düşünüp üzülmeyi tercih eden?

Yine de bir umutla konuşuyordu aynı çocuk babasıyla:

“Ama biz hiç bomba atmadık bulutlara. Bari bizim eve yağsaydı kar…”

Yakıştıramıyordu belli ki bulutlara, haklı intikamlarına masum çocukları da katmayı. Bulutlar, çocukların halinden anlar ve insafa gelirdi belki. Ama büyükler… 

yazı- Ahmet Bozkuş

Sonraki
Ezan Sesi