“…‘Kimi Sevsem Sensin.’ Dedi Daha Ne Yazsın ki…”

Rasih Yılmaz

Biket İlhan ile ilk kez 3. Malatya Uluslararası Film Festivali’nde tanışmıştım. Tam bir İzmir hanımefendisiydi. Birikimi ve nezaketiyle beni oldukça etkilemişti. Çok konuşmuyordu, ancak yeri geldiği zaman düşüncelerini ifade etme biçimi saygınlığını gözümde bir kat daha arttırıyordu.

O bir yönetmen ben ise bir sinema yazarı olarak festivalin beş jüri üyesi arasında yer alıyorduk. Elde ettiği ulusal ve uluslararası ödüller ile başarılarını taçlandırmış bir isimdi Biket İlhan. Ancak itiraf etmeliyim ki bendeki onu daha derinden tanıma merakını 22 yıl boyunca şair Attilâ Hamdi İlhan ile evli olması ortaya çıkarmıştı. Belki edebiyata ilgim belki kendimce şiirler karalıyor olmam bu merakımın en büyük tetikçisi olmuştu.

Çok sevdiğim büyüğüm Hilmi Yavuz ile Taksim Marmara Oteli’nin lobisinde (1999) yayımlanan ilk şiir kitabım üzerine konuşurken söz dolanıp Attilâ İlhan’a gelmişti. Aslında Hilmi Yavuz şiirlerimi, imgelerin çokluğundan dolayı biraz değişik bulduğunu ifade etmişti. Bu “değişik bulma” tespitine sevinmeli miydim, üzülmeli miydim tam kestirememiştim. Ne tam bir beğeni ne de tam bir yerme vardı. Ama şiirimdeki bazı sesleri Attilâ İlhan etkisine dayandırmıştı. Ardından da şu cümleleri kurmuştu;

“Attilâ İlhan ilk gençlik yıllarımızın hem şair hem de entelektüel olarak tek idolü idi. Attilâ İlhan aykırı bir insandı, şiirlerinin genç kuşakları etkilediğini ve etkilemeye devam edeceğini düşünüyorum.”

İçime bir ferahlık gelmişti nedense… Çünkü üstat Hilmi Yavuz şiir eleştirisi konusunda acımasızlığıyla bilinirdi.

Yıllar merakımı eksiltmemiş olacak ki Biket İlhan’ı arayıp, Attilâ İlhan ve onunla ilişkisi hakkında Lapsus Dergi için sohbet etmek istediğimi söyledim. Biket İlhan ise yine o nazik üslubuyla beni kırmayarak teklifimi kabul etti.

Attilâ İlhan’ın yeğeni Kerem Alışık bir röportajında:

“Dayım: ‘Çok net söylerim kadına; bir ilişkiyle benim hayatıma giremezsin, sonunda üzülürsün, acı çekersin,’ derdi.  Hep kurallarıyla geliyordu kadınlara. Karşı taraf kabul ederse ancak devam ediyordu. ‘Bunu kabul eden bir tek Biket İlhan mı oldu?’ diye sorarsanız; Bence Biket, dayımla bir evliliği başaran tek insan oldu diyebilirim.”

Ailesi, Attilâ ve Biket İlhan evliliğini bu şekilde tanımlıyordu: 
“Attilâ İlhan ile evliliği başaran tek insan.”

Attilâ İlhan

Attilâ İlhan ile Biket İlhan’ın aşkı eski bir İzmir Karşıyaka vapurunda başlamıştı. Aslında ilk görüşte aşktan ziyade bir ince gönül temasıydı bu. Uzunca zaman aynı seferde tekrar tekrar karşılaşan çiftin hayat yolculuğu Biket İlhan’ın komşusu, Attilâ İlhan’ın ise kardeşi Cengiz İlhan’ın evinde kesişmişti bir gün. O gün gerçekleşen rastlantının ardından başlayan sohbet, yavaş yavaş aşk hâlini almıştı.

Ünlü şair müstakbel eşine, “Evimize gidip geliyorsun. Ben gidip geliyorum, buluşuyoruz dışarıda yakında insanlar konuşmaya başlarlar. İyi düşün. Sonunda evlilik olsa tamam da ben evlenmem, evlenmeyeceğim.” demişti. Biket İlhan ise şaire, “Evlilik aklımdan bile geçmedi.” yanıtını vererek diğer kızlardan farklılığını hemencecik göz önüne sermişti.

Biket İlhan – 1967 Karşıyaka / Fotoğraf- Attilâ İlhan

Ancak bu cevabın ardından onca şiire hayat veren, aşkı kelimelerle yaşayan adam Attilâ bir sürprizin peşinden koşmaya başlar. Bir gün bahçede otururken Attilâ’nın annesi Memnune Perihan İlhan elinde ufak bir kutuyla çıkagelir. Attilâ kutuyu açar içinde iki yüzük vardır. Attilâ önce kendisinin sonra Biket’in parmağına yüzüğü takar. Ortamın şaşkınlığını Memnune Perihan Hanım dağıtır, “Kızım benim oğlum biraz tuhaftır. O kalkıp elimi öpmez bari sen kalk öp.” der. Biket hemen ayağa kalkar şaşkınlığını üzerinden atar ve Memnune Perihan Hanım’ın elini öper. “Ben evlenmem!” diyen Attilâ, Biket İlhan ile 1968’de evlenmekten kendini alamamıştır.

1967 yılı Karşıyaka – Attilâ İlhan ve Biket İlhan

Bakın Biket İlhan bu süreci nasıl anlatıyor:

             – Ben onunla Attilâ İlhan olduğu için değil Attilâ olduğu için beraber oldum. Bu çok farklı bir bakış açısıdır. Hatta ben onun ne denli önemli birisi olduğunu da zamanla yaşayarak, dışarıdan gördüklerimle öğrendim. Benim için hep çok değerliydi. Onun yanında büyüdüm diyebilirim. Yirmili yaşlarımda tanışmıştık, kırk kusur yaşıma kadar da birlikte hayatı paylaştık. Son ana kadar da birbirimizden hiç vazgeçmedik.

Attilâ İlhan’dan çok etkilendiğini de belirtmekten kaçınmayan Biket İlhan, “Attilâ çok özel biri, ama ben hep Attilâ’nın eşi olarak yaşadım. Attilâ İlhan’ın değil… O da bana öyle davrandı. Hep derdi ki:

– Bana Attilâ İlhan olduğum için gelmeyen tek kadın sensin.

Bundan da çok mutlu olurdu. Kimse beni kızlık soyadımla kabullenemedi. Attilâ’nın soyadı yakıştırıldı ve bana soyadı yadigâr kaldı. O da:

– Soyadımı taşımandan onur duyuyorum.

Şeklinde konuşurdu.” diyerek Attilâ İlhan ile kendi ruhundaki Attilâsının ipuçlarını yıllar sonra bile vermekten çekinmiyordu.

Devam ediyordu Biket İlhan, “Bir kadın olarak onunla şair Attilâ İlhan hayranı gibi hiç ilgilenmedim. Beni etkileyen Attilâ’nın kendisiydi. Hayata bakışıydı. Herkesin sorun gördüğü, zor kabullendiği şeyler onun hayatında önem taşımazdı. Örneğin, okul hayatımdaki eski flörtlerimden söz ettiğimde aldırmazdı. Ondan aşağı kalmayayım diye abartarak anlattığımı anlar, gülerdi.

– Sen kendini bir şeyler yaşadım zannediyorsun, aslında hiçbir şey yaşamamışsın yavrucuğum.

Derdi. Sağlam ve bambaşka bir ilişkiydi bizimki. Benim için Attilâ İlhan diye biri yoktu, Attilâ vardı.”

Biket İlhan – 1967 Karşıyaka / Fotoğraf- Attilâ İlhan

Bir şair ile evli olmanın mahremine dair perdeyi ise şöyle aralıyordu Biket İlhan:

“Attilâ bir şairdi ama aynı zamanda siyasi muhalif bir kimliği vardı. Bu yüzden zihni farklı çalışır, düşünmenin getirdiği sinir uçlarının açıklığı ruh haline yansırdı. Yazmaya oturduğu zaman veya mırıldandığını duyduğum an dikkati dağılmasın diye ortada görünmez, çalışma odama kapanırdım. Belki uzaklaşırdım ondan tercihen. Yazma güdüsü ve şiir gelirken ne zihninin ne gönlünün karışmasını isterdim. 22 yıllık beraberliğimiz boyunca hep böyle yaptım. Çünkü o yazdığını yaşar, şiirlerini de önce kendisine okurdu: Kelime kelime, cümle cümle, hiç bitmezdi o mırıltıları.”

Attilâ İlhan ve Biket İlhan

Peki Attilâ İlhan’ın kendisine yani Biket’e yazdığı bir şiir var mıydı?

“Bu şiiri sana yazdım dediği bir şiiri yoktu aslında. Birçok şiirinde birlikteliğimizden izler vardı ama. Ya da paylaştığımız acıların, mutlulukların mısralara dökülmüş halleriydi ortaya çıkanlar. Bana, ‘Üç fidana kıydılar!’ dedikten sonra Deniz Gezmiş ve arkadaşları için yazdığı şiir gibi mesela.

Şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız
O mahur beste çalar Müjgan’la ben ağlaşırız
Gitti dostlar şölen bitti ne eski heyecan ne hız
Yalnız kederli yalnızlığımız da sıralı sırasız
O mahur beste çalar Müjgan’la ben ağlaşırız

Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı
Güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı
Hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı
Gittiler akşam olmadan ortalık karardı

Bitmez sazların özlemi daha sonra daha sonra
Sonranın bilinmezliği bir boyut katar ki onlara
Simsiyah bir teselli olur belki kalanlara
Geceler uzar hazırlık sonbahara

Müjgan Osmanlıca’da ‘kirpik’in çoğul şekliydi ve tekil olarak da kullanılırdı. Ama insanlar bir kadın ismi sanmıştı uzun süre. Attilâ daha sonra kendisi de anlatmıştı şiirin hikayesini:

‘Karşıyaka vapuruna bindim. Deniz bulanıktı; simsiyah, alçalmış bir gökyüzünün altında hırçın, çalkantılı… Acı bir yel esintisinin ortasında aklıma düştü ilk mısra… Vapurda sessiz bir köşe bulup yüksek sesle tekrarladım. Vapurdan indikten sonra da rıhtım boyunca bu ilk mısraları tekrarlayarak yürüdüm.’

Ya da yeni tanıştığımızda bana ‘Sevmek için geç, ölmek için erken.’ şeklinde kurduğu cümlenin sonradan şiir olarak kâğıda yansıması gibi.

Akşamın acı su karanlığı içinden
Soğuk kadife teması yalnızlığın
Şuh bir kahkaha balkonun birinden
Gizli işareti midir bir başlangıcın

Sevmek için geç ölmek için erken

Baş başa çay el ele yürümek derken
Boğaz vapurları mı iskele sancak
Telefonda kaybolmak sesini beklerken
İnsan insanı yeniler doğrudur ancak

Sevmek için geç ölmek için erken

İçimdeki gökkuşağı besbelli neden
Bulutların içinden kuşlar yağıyor
Bir şiire başlarsın birini bitirmeden
Hiç kimse gözlerine inanamıyor

Sevmek için geç ölmek için erken

Sevmek sevildiğini bile fark etmeden
Yaklaştıkça ölüm soğuk bir yağmur gibi
Sevmek zehir zemberek ve yürekten
Gecikerek de olsa vuruşur gibi

Sevmek için geç ölmek için erken

‘Şiir gibi laflar ediyorsun.’ dediğimde de ‘Sen benim şair olduğumu unutuyorsun.’ deyip gülerdi. Ancak bana ithaf ettiği bir kitabı vardı: Sırtlan Payı. Girişine şöyle yazmıştı: Biket’e…”

  “Bu şiiri sana yazdım dediği bir şiiri yoktu aslında.” diyordu demesine Biket İlhan ama arkasından da ekliyordu: “Son şiir kitabının ismi, ‘Kimi Sevsem Sensin,’ daha ne yazsın ki…”

Kimi sevsem sensin / hayret
Sevgi hepsini nasıl değiştiriyor
Gözleri maviyken yaprak yeşili
Senin sesinle konuşuyor elbet

Yarım bakışları o kadar tehlikeli
Senin sigaranı senin gibi içiyor
Kimi sevsem sensin / hayret
Senden nedense vazgeçilemiyor

Her şeyi terk ettim / ne aşk ne şehvet
Sarışın başladığım esmer bitiyor
Anlaşılmaz yüzü koyu gölgeli
Dudakları keskin kırmızı jilet

Bir belaya çattık / nasıl bitirmeli
Gitar kımıldadı mı zaman deliniyor
Kimi sevsem sensin / hayret
Kapıların kapalı girilemiyor

Kimi sevsem sensin / senden ibaret
Hepsini senin adınla çağırıyorum
Arkamdan şımarık gülüşüyorlar
Getirdikleri yağmur / sende unuttuğum

Hani o sımsıcak iri çekirdekli
Senin gibi vahşi öpüşüyorlar
Kimi sevsem sensin / hayret
İn misin cin misin anlamıyorum


 Şiirlerini, “Kesinlikle masa başına geçip yazmazdı.” diyen Biket İlhan, “Şiirlerini daha çok gezerken sokakta ve kendi haline konuşurken şekillendirirdi. Şiirin sesi onun için önemliydi. Ve kâğıda dökmeden önce şiirinin sesini duymak isterdi. ‘Bazı şairlerimizin aksine, ben, ne şiir yapıyorum, ne de şiir yazıyorum. Ben, şiir söylüyorum.’ derdi. Hatta onunla ilk karşılaştığım Karşıyaka vapurunda yine bir şeyler mırıldanıyordu. Ancak o gün henüz tanışmadığımız için çekinmiş soramamıştım neyi dillendirdiğini, şair olduğunu bile bilmiyordum ki.”

Öğretmen Biket İlhan, öğrencileriyle – 1970 Karşıyaka

İzmir Atatürk Lisesi birinci sınıfındayken mektuplaştığı bir kıza yazdığı Nazım Hikmet şiirleriyle yakalanmasıyla 1941 Şubat’ında, 16 yaşındayken tutuklanıp okuldan uzaklaştırılmış bir isimdi Attilâ İlhan. Üç hafta gözetim altında kalmıştı.  Babası hapisten kurtarmak için, oğlunu Manisa Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde bir süre müşahede altına bile aldırmıştı. Ama nafileydi. İlhan TCK’daki 141. madde uyarınca gizli örgüt kurma suçundan iki ay hapis cezası almıştı. Yaşı küçük olduğu için de cezası ertelenmişti. Türkiye’de gözaltına alınan ilk lise öğrencisi olarak Attilâ İlhan, yıllar sonra bu olayı, “O işin prömiyeri bende. 16 yaşındaydım daha. O olaydan sonra damgalı eşek gibi İzmir’de, Karşıyaka’da herkes bizi tanıdı.” diye anlatacaktı.

Daha sonra Türkiye’nin hiçbir yerinde okuyamayacağına dair bir belge verilince de eğitim hayatını durdurmak zorunda kalmıştı. Danıştay kararıyla, 1944 yılında okuma hakkını tekrar kazanmasıyla İstanbul Işık Lisesi’ne yazılmış 1946’ta mezun olmuştu. İstanbul Hukuk Fakültesi’ne kaydolmuş, üniversite hayatının başarılı geçen yıllarında Yığın ve Gün gibi dergilerde şiirleri okurla buluşmuştu. 1948’de ilk şiir kitabı Duvar’ı kendi imkanlarıyla yayınlamış, aynı yıl Nâzım Hikmet’i kurtarma hareketine katılmak üzere de Paris’e gitmişti. Türkiye’ye geri dönüşünde başı sık sık polisle derde girmiş, yaşadığı baskıların sonucunun yansıması olarak eserlerinde Sansaryan Han’daki sorgulamalar ve ölüm temaları önemli rol oynamıştı. 1951 yılında Gerçek Gazetesi’nde bir yazısından dolayı yeniden soruşturmaya uğrayınca Paris’e tekrar gitmiş, sinemayla olan ilişkisi de yine bu dönemde ve 1953’te Vatan Gazetesi’nde sinema eleştirileri yazmasıyla başlamıştı. On beş senaryo kaleme almış ve hepsinde Ali Kaptanoğlu mahlasını kullanmıştı.

İzmir doğumlu olan Biket İlhan ise Attilâ’nın muhalif duruşunun aksine Hava Kuvvetleri’nde jet pilotu bir subayın kızıydı.

“Asker kızıyım aynı zamanda asker torunuyum. Ankara Koleji’nden sonra Gazi Eğitim İngilizce Bölümü’nden mezun oldum. Herkes beni yönetmen kimliğimle tanıyor ama aslında ben İngilizce öğretmeniyim. İzmir ve Ankara’da kolej ve liselerde 15 yıl öğretmenlik yaptım.  Daha sonra Attilâ ile hayatım düşünce, çevre ve kariyer noktasında ciddi bir değişime uğradı. Sinema ise ilgi merkezime oturdu.”

Sinemaya Attilâ İlhan’dan aldığı destekle başladığının altını ısrarla çizen Biket İlhan:  “Attilâ’yı her ne kadar çoğumuz şair kimliğiyle tanıyor olsak da, Türk sinemasına yenilikler getiren önemli bir senaristti ve sinema eleştirmenliğinde de hakkını teslim etmek gerekiyordu. Sorbonne’da filmoloji kurslarına devam etmiş, Yeşilçam’a yeni bir soluk getirmek için kendi döneminde çok çalışmıştı.”

Yönetmen Biket İlhan

“Attilâ ile evlendikten sonra çevremde hep sinemacılar vardı artık. Attilâ, kardeşi Çolpan İlhan, eniştesi Sadri Alışık gibi. Aklımda sinemaya dair bir fikir yoktu ama Çolpan bir gün bana ‘Neden oyuncu olmuyorsun?’ dedi. Oyunculuk bana uzaktı ben de kamera arkasını seçtim. Dostumuz Selim İleri, 1980 yılında yazdığı bir senaryoya Fevzi Tuna yönetmenliğinde bir film çekiyordu, benden de ekipte yer almamı istedi. Seni Kalbime Gömdüm isimli bu filmde, Türkan Şoray, Cihan Ünal, Çolpan İlhan, Müşfik Kenter gibi çok değerli oyuncular bir aradaydı. Bana bu film işi öyle bir kerelik gibi gelmişti, böylece filmi hep birlikte tamamladık. Türkan Şoray filmin ardından, ‘Bundan sonra ne yapacaksın?’ diye sordu, ben de ‘Herhalde sinemada bir şey yapmam, bu bir tesadüftü.’ dedim. Ama onun bana söylediğini hiç unutamam; ‘Sen bir kez bu tozu yuttun, bu işten bir daha vazgeçemezsin.’ demişti. Haklıydı. Böylece bu günlere kadar geldim.”

 

“Attilâ ile uzun yıllar süren evliliğimiz sinema kariyerime de yansımaya başlamıştı. Üç bölümden oluşan tüm şiirlerinden derlediği ‘Geç Kalmış Ölü’ adlı bir senaryo yazmıştı Attilâ. 1988’de TRT’nin yapımcılığında bu projeyi gerçekleştirdim. Sonrasında da Kültür Bakanlığı sinema yapım projelerine destek vermeye yeni başladığı dönemde, ‘Sokaktaki Adam’ romanını beyazperdeye benim uyarlamam konusunda ısrar etti. Senaryosunu Ülkü Karaosmanoğlu ile birlikte yazmıştı. Yine Attilâ’nın yazdığı 13 bölümlük televizyon dizisi ‘Tele-Flaş’, ‘Kurtlar Sofrası’ romanından uyarladığı 8 bölüm diziyi TRT için çekmek yine bana kısmet oldu. Yönetmenliğe Attilâ İlhan senaryolarıyla başlamak şanstı. Bana her zaman inanmış ve güvenmişti çünkü.”

Geçen yıllarla birlikte Attilâ ve Biket İlhan, kamuoyunun tanıdığı çok önemli isimler olmuştu. Ve bir gün oldukça tartışılan röportaj yayımlanmıştı Nokta dergisinde… Attilâ İlhan, “Entelektüel olmadığı için karımla evlendim.  Hatta entelektüel kadınları camdan dışarı atmak gerek.” demişti iddiaya göre…

Biket İlhan o röportajı hatırladığını söylüyor; “Sanırım Agâh Özgüç yapmıştı haberi Nokta için. Ancak Attilâ orada argoda kullanılan, ‘entel/ukala’ manasında bir cümle kurmuştu. Terimsel anlamda entelektüel değildi kastı. Ama bu şekilde manşete çekildi. Attilâ şairdi ama bir erkekti ve kimi bilinçaltı etkileşimlerinde bu coğrafyanın damarlarını da taşımıyor değildi. Ve ben de dediği gibi çok kıskançtım. Şiirlerinden etkilenen hayranları çoktu. O beni çok kıskanmaz gibi yapardı ancak benim onu kıskandığımı hissettiği anlarda yüzünde muzip bir tebessüm belirirdi.”

Attilâ İlhan

22 yıl bir şairle uzun bir evlilik süresi, bu süreçte Attilâ İlhan Biket İlhan’a, “Bu şiiri sana yazdım.” hiç dememişti. Peki onca şiiri kime yazmıştı usta şair?

“İnanmak güç belki ama hayali veya havsalasındaki birikimlere çoğunlukla. Bazen bir ses, bazen bir bakış, bazen bir ağaç, bazen bir tıkırtı, bazen bir bulut birçok şey onun için şiirini meydana getirmek için etki unsuru olabilirdi.”

Biket İlhan tüm açık yürekliliğiyle anlatmıştı Attilâ ve Biket’i.

“Bir şairle evlenmek; onu öldürmek demekti belki. Belki de değildi. ‘İnsanlar eşit doğar, eşit yaşar ve eşit ölürler.’ deyişi, dünyanın en eşitlikçi toplumlarında bile şairler için geçerli olamazmış. Çünkü şairler en azından farklı evlenir, farklı ölürlermiş.” diye okumuştum bir yerde.

“Anladım ki henüz yirmili yaşlarında genç bir kızken Attilâ İlhan’la tanışan, 22 yıl aşkla geçen bir birliktelik yaşayan, sevgiyle yollarını ayıran ama dostlukları hep baki kalan bir çiftti onlar… Hiç unutulmayan, hep gıptayla anılan…”  – 1 Mayıs 2020 

Röportaj- Rasih Yılmaz