Martıların Göçü

Hikaye- Ahmet Bozkuş

Güzel koksunlar diye güllere parfüm sıkılan bir diyarda birkaç martı yaşıyordu. Daha güzel görünsün diye deniz fotoğraflarına bile filtreler ekleniyor, kediler bir reyting objesi olarak kullanılıyordu. Böylesine bir yapaylığın içinde kuş olduğunu, kanatlara sahip olduğunu ve uçabildiğini unutmuş bir halde anlamsız bir kısır döngüye esir etmişti kendini bu kimliği belirsiz martılar.

Her gün sabahtan akşama kadar, bir kıyıdan diğerine vapurların peşinde görünmez bir zincirle bağlıymış gibi savruluyorlar, havaya atılacak simit parçaları için birbirlerine düşüyorlar, kazananı olmayan bir kavganın figüranlarına dönüşüyorlardı. Haberleri bile yoktu her gün kaç fotoğraflarının çekildiğinden, kaç “like” aldıklarından, kaç insanın fenomen olmasına bilmeden yardım ve yataklık yaptıklarından.

Kanatlarının ve kabiliyetlerinin hakkını vermeden bir ömrü heder eden bu martılar, kendilerinden sonra gelecek nesillere de yüz kızartıcı bir miras bırakıyorlardı ki bu mirasın varisleri olan yeni nesil martılar yüzlerinin kızarması gerektiğinden bile habersiz bir halde başlıyorlardı hayata. İçine düştükleri anormalliği normallik, suniliği doğallık, esareti özgürlük zannediyorlardı. Kafessiz bir mahkumluk yaşıyorlardı, hem de hiç fark etmeden.

Oysa peşine düşülmesi gereken şey vapurlar değil kuşlardı. İnsanların lütfedeceği simit parçalarına kuşlar muhtaç olacağına, insanlar kuşlardan gelecek ümit parçaları için izdihama sebep olmalıydı. Martılar, vapurdaki insanlara ümit atmalıydı. İnsanlar her gün bir ümit yakalama aşkıyla denize koşmalı, içlerinden dua ederek, gözlerini kırpmadan beklemeliydi. Kanadı olan, yerde gezinene neden minnet duyuyordu ki?

Bu kırık aynada akıp giden acayip hikâyeye son verecek bir şey oldu bir gün. Vapurlar, çalışmadı. Vapurların açılan kapılarından, setini yarmış bir ırmak gibi akmadı insanlar. Simitçiler ortalıkta görünmedi. Martılar, döndüler durdular tepesinde vapurların ve bir süre sonra yerlerinden hiç kıpırdamadıklarını fark ettiler. Oysa iki yanlarında kanatları, başlarının üstünde mavi bir gökyüzü, ayaklarının altında sonsuz bir deniz vardı.

“Terk edelim bu şehri. Biz kuşuz, uçarız, özgürüz, kafesimiz gökyüzü…”

Hangisi söyledi bilinmez ama kelimesi kelimesine şöyle bir nutuk duyuldu martılar arasında:

– Terk edelim bu şehri. Biz kuşuz, uçarız, özgürüz, kafesimiz gökyüzü… Gemileri yakalım! Bu şehri ardımızda bırakalım. Kim tutar bizi! Biz ki çığlıklarımızla çınlatırız Granada’yı, Kahire’yi, Cebel-i Tarık’ı, Sicilya’yı ve İstanbul’u. Kaç nesildir kendimizi hamur yiyen canlılar zannediyoruz. Artık yeter! Bakın bu deniz, bize rızkımızı verir. Nedir bu, birbirini bir kaşık suda boğan insanlara mahkumluğumuz. Kanatlarınızın hakkını verin!

Büyük bir coşku yayıldı havada. Kanatlarıyla rüzgârın yüzüne vurarak alkışladı martılar. Önce üç martı, sonra üç bin martı ve sonra hepsi birden şehrin boğazında acı bir tat bırakarak ufukta kayboldular.

“Kanadıma rüzgâr değdi,

Denizlerin gözü aydın!”

diye eksik bir şiir düştü nutuk atan martının aklına. Başka bir kıyıda tamamlayacaktı bu şiiri belki de…

Arkalarından el sallayan kimse olmadı ve onlar da bunu hiç umursamadılar. Yalnız sokağa çıkması yasaklanmayan kediler ince ağıtlar yaktı bu ayrılığa. Şehirden eksilen sesleri, kanat ritimleri, nazik süzülüşleri bir de balıkları telaşlandırdı. Martıların yaşamadığı bir yerde balıkların da yaşayamayacağını dinlemişlerdi bütün masallarda. Hafızalarında sakladıkları tek bilgi buydu galiba. Ve onlar da yunusların liderliğinde, martıların peşlerine takılıp terk ettiler şehri. Geride sadece kediler kaldı.

Ertesi sabah aralarında uzun zamandır var olan soyut mesafeler, somut olarak da görülebilen insanlar yine vapurların rüzgârlı balkonlarından simitleri savurdular denize doğru. Bir ellerinde tuttukları akıllı telefonlarıyla bir kâtibin daktilo kullanmasından çok daha mahir bir şekilde mesajlar yazıp, fotoğraflar çekiyorlardı. İçlerinden acemi olan bir kız, çektiği fotoğrafların hiçbirisinde martı göremedi. Kendi beceriksizliğine bağladı bunu.

Atılan her simit boşlukta bir süre savrulduktan sonra denize düştü. Telefonlarının ekranında bir tane bile martı göremeyen insanlar, nihayet gökyüzüne bakmayı akıl etti. Büyük mavi bir boşluk karşıladı onları.

“Nankörler!” dedi bir adam, “Haram olsun attığımız simitler.”

“Gitsinler!” dedi bir kadın, “Zaten her tarafa pisliyorlardı.”

“Kaçmışlar!” dedi bir başkası, “Kesin vardır bir suçları!”

“Kuşlar…” dedi bir çocuk, annesine. “Kuşlar, yok anne.”

“Sen kuşları boş ver.” dedi, annesi. “Al telefonla oyna biraz.”

Telefonun ekranında bir haber bildirimi belirdi:

“Kuş cenneti olarak bilinen göle, dozerlerle girdiler.”

Şaşırdı çocuk. O biliyordu ki: Dozerler, cennete giremezler! 

1 Mayıs 2020

 

Fotoğraflar – Halit Ömer Camcı / Somya Dinkar