Bir Ölüye Ait Ceketin Yeni Sahibi

Yazı ve fotoğraflar- Serkan Öztürk

Elindeki poşetleri götürmek üzere bakkaldan çıktı Güray. Bakkal Fahri dükkanın kapısına gelerek hedefine kitlenen Güray’a seslendi;

“Para vermezlerse isteme ha, hallederik sonra…”

Güray, Fahri’ye bakmadan “Sonra, sonra!” dedi. Ardından kendine has gülmesini de ekledi. O sıra yanına iki çocuk geldi. Güray siparişleri yetiştirmek için durmaksızın gidiyordu. Çocuklardan biri Güray’dan yine ‘çukulata’ koparabilme hayaliyle;

“Çukulata versene Güray!” dedi. Güray’ın cepte muhtelif zamanlarda çikolata ya da şeker olur, onu da çocuklarla paylaşırdı.

Güray, “Kalmadı ki, Fahri’de var!” dedi.

Çocuk bu alternatifi manasız buldu ve “Fahri parasız vermiyor be…”  diyerek dikti gözünü torbalara;

“Ne var onların içinde?”

“Şişşt, bırak… Servet beyin onlar.”

Çocuk inatla torbaları kurcalamak isteyince kızdı Güray ve onları çocuklardan kaçırmak istercesine havaya kaldırdı.

“Ama olmaz, dokunma onlara. Sahibine götürüyorum.”

Çocuklar uğraşmadı daha fazla, bıraktılar peşini. Güray vitesi yükselterek yoluna devam ediyordu.

Güray zihinsel engelli olarak doğmuştu. 35 yaşındaydı ama 10 yaşındaki bir çocuktan farksızdı. Annesiyle yaşardı. Yoksuldular. Mahalleli severdi Güray’ı. Ama kahvedekiler onun tikiyle uğraşır, kendilerine eğlenecek malzeme bulurlardı. Bir keresinde tikiyle uğraştıkları halini videoya almışlar ve YouTube’de yayınlamışlardı. Güray’ın bu videodan dolayı YouTube fenomeni olmuşluğu vardı. Limona  karşı zaafı vardı ve limonu görür görmez tiki gelir, başını gözünü oynatmaya başlar, “At, at yeme at..” diye peşi peşine sıralardı. Yendiğini görünce de gözlerini kısıp yüzünü buruşturarak, durmadan “tüh tüh…” deyip sanki tükürür gibi yapardı. Niye limona karşı böyle davranırdı bilinmez. Anasına göre Güray küçükken limona bu kadar  takıntılı değilmiş. Sonra bazı it kopuklar zorla limon yedirmiş Güray’a, korkutmuşlar garibimi. Ondan sonra da limon tiki iyice artmış.

Güray, Bakkal Fahri’nin çırağıydı aynı zamanda. Çırak dediysem de ikindiden sonra 2-3 saat dururdu dükkanda. Akşam siparişleri arttığı için Fahri’nin de işine gelirdi bu part time çalıştırma işi. Hem Güray’a sahip çıkıp günlük harçlığını çıkarmasına vesile olur hem de işini gördürürdü. Zaten Güray, Fahri’nin verdiklerinden çok bahşişten kazanırdı.

Neyse mevzumuza dönelim, o gün Güray tozu dumana katarak mahallenin varlıklı ailelerinden Servet Bey’in siparişini götürmektedir. Kuvvetli bir yön bulma  hafızası vardı. Gördüğü yeri kolay kolay unutmazdı. Sadece bilgiyi güncellemek gerekiyordu. Fahri de bunu bilir ve  önceden oraya gitmişse de hedefin krokisini Güray’ın zihnine enfes anlatımıyla bir kez daha nakşederdi;

“Şinci Camiyi soluna alacan, turuncu binayı geçiverince sağa kıvrılacan, düpdüz gidecen, 98 numaralı apartmanı görünce stoplayacan!” 

Güray biraz sonra yine sektirmeden bulmuştu adresi.

98 numaralı binanın  önüne gelip ‘stoplayınca’ bir sürü arabanın park ettiğini, bazı insanların da apartman önünde sigara içip konuştuklarını gördü. Hüzün kaplıydı insanların yüzü. Apartmandan içeri girip, sipariş kapısının önüne gelince onlarca kadın ve erkek ayakkabısı gördü. Bir evin kapısının önünde bu denli kalabalık ayakkabı varsa, o evde ya düğün vardır ya cenaze. Bunu tahmin edebilmekteydi Güray. Anlaşılan evde biri ölmüştü. Çünkü içeriden Kur’an sesi yükselmekteydi. Açık kapıya eliyle vurdu. Servet Bey’in büyük kızı Handan geldi kapıya. Gözleri ağlamaktan şişmişti. Normalde başörtüsü kullanmazdı Handan, ama o gün başında örtü vardı. Güray poşetleri verdi Handan’a. Ne diyeceğini bilemiyordu. “Amin” kelimesi çıktı ağzından. Handan başını salladı. “Neden Allah’ı okuyorlar ki?” diye sordu Güray. Handan kısık sesle ve Güray’a hiç bakmadan;

“Abim vefat etti, ondan…” dedi ve içeri döndü. “Erhan Abi ölmüş” diye iç geçirdi Güray. Erhan’la çok fazla zaman geçirmişliği olmamıştı Güray’ın ama tanırlardı birbirlerini. İçine kapanık, mahallenin ‘sanatçı’ dediği ama sanatta da istediği yere gelememiş biriydi Erhan. Bir keresinde evlerinin yakınındaki atölyesinden kocaman bir heykel taşırken yardım etmişti Güray. Erhan da ona yüklüce bir bahşiş vermişti. Satılan heykelden komisyonunu almıştı. Ailesi Erhan için ‘Kalp krizinden öldü.’ diye söylüyordu ama aslında intihar etmişti. Herkes biliyordu bunu ama aileyi daha fazla da üzmemek için belli edilmiyordu. Neden intihar etti bilinmez. Bizi de çok ilgilendirmez. Sonuçta öldü gitti. Gittiği yerde iyi olsun, iyilerle olsun, ne diyelim!

İçini çekti Güray ayakkabılara bakarak… Demek Fahri’nin “Para vermezlerse alma.” demesi bundandı. İçeriden Handan’ın dönmesi beklemeden gitti.

Birkaç gün sonra Güray yataktayken kapı çalmış, annesi kapıda biriyle konuşmuş, dualar etmişti. Kapı kapandıktan sonra, Güray yataktan kalkıp annesinin yanına gitmişti. Annesi koca bir bavulu çekiştirmeye çalışıyordu. Uykulu gözlerle baktı anasına öylece. Annesi,

“Yardım etsene oğlum, ne bakıyorsun?” dedi.

Güray bavulu aldı. Annesi,

“Odana götür. Sana getirmişler.” dedi.

Güray sorularını soramadan devam etti annesi,

“Ölen Erhan Bey’in kıyafetleri. Beden ölçüleri sana benziyormuş. Bak, giyersin işte. Allah günahlarını affetsin. İntihar etmiş falan diyorlar, ne derdi vardı kim bilir!” dedi ve elindeki parayı yeleğinin cebine koydu. Demek kıyafetlerin yanında biraz da para vermişlerdi.

 

Odasına geçip valizi açtı, ardından kıyafetleri çıkarmaya başladı. Gömlekler, kazaklar, tişörtler ve bir tane de özenle katlanmış ceket çıktı içinden. Hepsi de yeniden farksızdı. Ama ceket bir başka güzeldi. Koyu sarı üzerine birbirini kesen ince kahverengi ve mavi çizgileri vardı. Ne kalın ne inceydi. Yakaları genişti. Kollarında üçer adet, önünde de iki adet düğmesi vardı. O kadar yeniydi ki, dış cepleri dikiş yerinden açılmamıştı. Hatta kendine has bir kokusu bile vardı. Kokladı ceketi Güray. Belki de bu Erhan’ın kokusuydu. Üzüldü. Demek ölünce insan toprağa, kıyafetleri de başka insanlara gidiyordu. O öldüğünde de kıyafetleri başka insanlara verilecek miydi? Mahallede aynı bedende birinin olup olmadığını düşündü. Uyuz Hakan geldi aklına ama ona da vermek istemezdi. Tokatlamıştı Uyuz Hakan bir keresinde onu. Hakan’ın kız kardeşine çiçek toplamıştı, vermek isteyince Hakan da namusuna yan gözle baktığı için Güray’ın yanağına şiddetli bir tokat patlatmıştı. “Allah’ın delisi!” demeyi de ihmal etmemişti. Hakan’ın kız kardeşini her gördüğünde uzun uzun bakardı Güray. Baktıkça başka hiçbir şey görmez ve duymazdı, kendi kalp atışı ve nefesinin sesinden başka. Kızın süper güçlerinin olduğuna inanırdı. Yoksa bir insan zamanı durduramazdı ki… İşte bu kız zamanı durdurabiliyordu. Kızın yüzü hiç gülmezdi. Aslında tokatlandığı gün Güray’ın istediği şey kızın yüzünü güldürebilmekti. Olmamıştı… Ceketini o uyuz Hakan’a vermeyeceğinden emindi. Bir insan çiçek sevmiyorsa, ölünün kıyafetini alabilmeyi de hak etmiyor diye düşündü Güray.“Allah’ın uyuzu!” diye mırıldandı.

Aynanın karşısına geçip kıyafetleri denemeye başladı. Özellikle ceketi çok sevmişti. Banyoya gidip yüzünü yıkadı, saçlarını taradı ve kahvaltı hazırlayan annesinin yanına gitti. Annesi oğluna bakıp gülümsedi.

“Sabah sabah ne diye giydin. Ne bu telaşın?” dedi.

Güray;

“Çok yakışıklı oldum, kızları aşık etcem kendime.” dedi ve kendine has gülüşünü uzunca tekrarladı. Annesi de güldü oğlunun mutluluğuna. Bir ölünün ceketi bir garibi mutlu etmeye yetmişti.

Gürkan, o gün ceketle gezdi hep. Siparişlere ceketle gitti. Hakan’ın kız kardeşi görsün diye o civarda da gezindi, ama ne o kızı, ne de kız ceketli Güray’ı gördü.

Kahvedekiler takıldılar yine Güray’a. İçlerinden biri,

“Ceketi ver de bir fotoğraf çektirelim.” dedi.

Güray;

“Ben ölünce giyersin. Anneme söyleyim de sana verir ceketi.” dedi.

Kahvedekiler ne demek istediğini anlamadılar  ama yine de çok güldüler bu lafına.

Eve döndüğünde ceketi güzelce astı. Uzun süredir sakladığı bir dolma kalemi vardı, mürekkepsizdi kalem ama Güray onu seviyordu. Annesi kalemin küçük yaşta kaybettiği babasına ait olduğunu söylemişti. Onu ceketinin iç cebine koymaya karar verdi. Ceketin iç cebine  koyarken orada bir kart olduğunu fark etti. Çıkarıp baktı. Bu bir davetiyeydi. Son derece zarif  hazırlanmıştı. Üstteki boşluğa elle Erhan’ın ismi yazılmış, altında da matbaa baskısıyla,

“Sayın Erhan Hürkuş, 25. Sanat Yılım dolayısıyla düzenlenen resim ve heykel sergimin galasında sizi de aramızda görmek beni mutlu edecektir. Keriman Nur Poyrazlı.” yazılıydı. Serginin tarihi ve galerinin adresi de eklenmişti ve gala yarın akşam olacaktı.

Şaşkındı Güray, “Erhan’ın öldüğünü bilmiyor muydu acaba Keriman?” İntihar ettiğini biliyorlar mıydı? Bunu bir vazife bilip, yarın akşam sergiye gidecek ve olan biteni anlatacaktı. Erhan’ı davet edenlerin bunu bilmesi haklarıydı. Kendisine ceketini veren Erhan’dan da bu iyiliği esirgemeyecekti. Ertesi gün berbere gidip traş oldu. Kokular sürdü. Fahri’den serginin adresine nasıl gideceğini detaylı öğrendi. Fahri ona gittiği yere götürmesi için pişmaniye verip, üstün bilgisiyle açıkladı bu hareketini, “Adettir bunlar öğren, gidilen yere tatlı nevinden bir şey götürülür. Aslında en iyisi baklava. Zengin gösterir, karşı tarafa ehemmiyeti hissettirir ama bunla idare etsinler.” dedi ve ‘Fahri Süpermarket’ yazılı poşete koydu pişmaniyeyi. Poşet yazısı Fahri’nin iş dünyasındaki nihai hedefini gösteriyordu. 50 metrekarelik bakkal elbet bir gün Süpermarket olacaktı! Fahri, pişmaniye poşetini Güray’a verirken, Erhan’ın aslında büyük adam olduğunu, yoksa adına özel davetiyeler gelmeyeceği tespitini de eklemeyi unutmadı, “Sana bana gelse gelse düğün gına davetiyesi gelir. Adam möhim bi adammış ki kadın yirmi beşinci senesine çağırıyor. Bugün eşin dostun birinci senesine bile çağırmaz. Demek ki güzel adammış, gıymetini bilemedik, topraa bol olsun.”

Güray için davetiye daha da bir anlam kazanmıştı. Annesine de durumu açıkladı. Annesi, “Bilmeden iş yapma, ailesine götür ne bulduysan. Kaybolacaksın oralarda gece gece!” dediyse de Güray her şeyi planladığını, tek vesayetle gidip geleceğini söylemişti.

Akşam olmuş Güray serginin bulunduğu adrese gelmişti. Uzaktan biraz seyretti. Galerinin camında duran posterde serginin sahibinin fotoğrafı vardı ve adı yazılıydı. İçerideki müziğin sesi oradan bile duyulabiliyordu. İnsanlar pahalı arabalarından, şık kıyafetlerle inip galeriye giriyorlardı. Bazı gazeteciler gelenlerin fotoğraflarını çekiyordu. Güray içeri girmek için hareket etti. Kapıdaki bayan gelenlere gülümsüyor ve “Buyrun, hoş geldiniz…” diyordu. Başka bir görevli davetlilerin pardösü ya da kürklerini alıp vestiyere asıyordu. Kapıdaki kadın Güray’ı gördü ve donuk bir ifadeyle süzdü. Sadece “Siz?” diyebildi. Güray davetiyeyi çıkarıp gösterdi. Davetiye bir ülkeye giriş vizesinden farksızdı. İsterse bu davetiyeyle Amerika’ya bile girerdi. Bunun bilincindeydi Güray. Kadın davetiyeye ve Güray’a baktı, ardından “Buyurun!” diyerek içeriyi gösterdi. Vestiyerdeki elemanla göz göze geldi Güray. Ceketini vermeyeceğini ima edercesine iki yakasından tutup, göğsüne bastırarak geçti oradan. Eleman giden Güray’ı ardından süzdü. Planı kusursuz işliyor, her şey iyi gidiyordu. Etrafı seyretmeye başladı. Birçok konuk vardı. Bazısının elinde kadehle, duvarlara asılmış olan resimlere bakıyordu. Ortada duran piyanoda müzisyen bir şeyler çalıyordu. Garsonlar sağa sola tepsiler taşıyordu. Resimlere baktı biraz, saçılmış boyalar ve garip şekiller vardı. Galerinin bazı yerlerinde  de heykeller vardı. Heykelin bir tanesinin vücudunun ortasında büyükçe delik vardı. Güray heykele bakıp, elini delik içinde gezdirmeye başladı. Kulağında kulaklık bulunan erkek bir görevli gelip heykele dokunmanın yasak olduğunu söyledi. Güray, “Yok dokunmam, bizim oradaki okulda da Atatürk heykeli var.” diyerek heykel kültürüne hiç de uzak olmadığını ima edip geri çekildi. O esnada Keriman Hanım’ı bir grup davetli ile konuşurken gördü. Büyük bir keyifle bir resmini davetlilere anlatıyordu. Güray direk kadının yanına gitti ve konuşmaları bölercesine pişmaniyeyi kadına uzattı.

Keriman Hanım şaşırdı ilkin, ama zarifliğinden ödün de vermemeye çalışarak “Bana mı, nedir bu?” dedi. Güray, “Tatlı, baklava değil, ama pişmaniye…” dedi. Kadın bir gariplik olduğunu anladı, teşekkür ederek poşeti aldı. Güray,

“Erhan öldü!” dedi.

O an bir sessizlik oldu. Kadın,

“Kim öldü!” diye sordu.

“Erhan, bu ceketin sahibi. Söylemek için geldim. Ceketten çıktı davetiye.”

Kadın ve etrafındakiler Güray’a şaşkınca bakıyorlardı. Güray anlamalarını istercesine bir şeyler anlatıyordu,

“Bizim mahalleden sanatçı Erhan Abi… Heykelini taşıdım. Öldü diye ceketini verdiler bana.”

Güray, karşı tarafın olayı anlayabilmesi için aklına ne geldiyse, gerekli-gereksiz ayırt etmeden her şeyi anlatıyordu,

“Bavuldan çıktı ceket, Handan var kardeşi, çok üzüldüğünden örtü takmış başına. Gerçekten!”

Karşısındakiler çırpınan Güray’a bakıyor, dediklerini anlamaya çalışıyorlardı. O esnada Güray yanındaki davetlinin elinde tuttuğu cin toniğinin içinde koca bir limon parçası gördü. Tiki gelmişti ve “At, at, yeme at!”  diye bağırmaya başlamıştı. Adam korktu, irkildi ve bardak yere düştü. Güray yerdeki limonu sanki öldürmek için eziyor, bir yandan da “tüh tüh…” diyerek tükürüyordu. Galerideki tüm davetliler Güray’a bakıyordu artık. Keriman, Güray’dan tedirgin olup, oradan uzaklaştı. Kulaklıklı görevli gelip Güray’ın koluna girdi. Güray bir viskinin içinde limon görüyor ve “Yeme yeme, at!” diye avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Görevliler davetlilerin şaşkın bakışları arasında Güray’ı dışarı çıkartmıştı. Güray hız kesmeden anlatıyordu;

“Erhan Abi öldü de bilin diye geldim. Ölü adam nasıl gelecek ben geldim.”

Görevli,

“Tamam anlaşıldı, uzaklaş buradan hadi!” dedi.

İncinmişti. Derdini anlatamayacağını anlayınca geri dönmek istedi. O esnada cebindeki dolma kalem geldi aklına. Cebini yokladı, yoktu. Telaşlandı. Kalemi içeride düşmüş olmalıydı. Görevliye dönerek,

“Kalemim yok, babamın kalemi o…”

“Yok kalem malem, hadi git!”

“İçeride, bak, ne olur? İçeride. Mavi, altın uçlu… İçeride!”

Görevli vicdana gelip, biraz sonra,

“Bekle burada!” dedi.

Güray beklemeye başladı. Birazdan görevli  dolma kalem ve pişmaniye torbasını getirdi. Güray ikisini de alıp uzaklaştı. Durağa gitti. Durakta otobüs bekleyen başka insanlar vardı. Canı sıkılmıştı. Derince bir nefes aldı. Erhan’ın niye intihar ettiğini anladı. Bu insanlar ona da kötü davranmış olmalıydılar. Ama o intihar etmeyecekti. Annesini ve süpermarket hayali olan Fahri Abi’yi yalnız bırakmayacaktı. O olmasa Fahri ne yapardı? Mahalledeki çocuklara kim ‘çukulata’ verirdi. Bu hayatta çok önemli görevleri vardı Güray’ın ve sorumluluğunun bilincindeydi. Üstelik iki ölünün emanetini üzerinde taşıyordu. Babasının kalemi ve Erhan’ın ceketi.

 

O ara kırmızı ışıkta duran bir araba içinde Uyuz Hakan’ın kız kardeşini gördü. Yanında başka bir erkek vardı. Erkek kızın elini alıp öptü. Kız gülerek elini hafifçe çekti. Güray şaşkındı, arabaya doğru gitti. Kızın oturduğu kısmın camına vurdu. Kız korktu. Cama vuranın Güray olduğunu anlayınca camı açtı. Erkek kafasını iyice eğmiş merakla Güray’a bakıyordu. Kız “Güray?” diyebildi. Bir müddet kıza bakan Güray, neden sonra elindeki poşeti ona uzattı, “Yersiniz, pişmaniye…” dedi. Kız durdu biraz, sonra teşekkür ederek aldı ve hemen ardından, “Abime söylemeyeceksin değil mi?” Diye sordu. Güray gülümseyerek, “Yok söylemem ki!” Dedi. Kız da ona gülümsedi. Işık yeşile dönünce gittiler. Kız camdan sarkarak Güray’a bağırdı,

“Ceket çok yakışmış!”

Kız içeri girdi tekrar. Güray el salladı arabaya. Ceketinin iki yakasından tutup kafasını horoz gibi ileri attı. İlk defa kızı gülümserken görmüştü. Onu gülerken görmek bütün sıkıntılarını unutturmuştu. Abisinin attığı tokat geldi aklına. Yanağını okşayıp, kendi kendine mırıldandı,

“Allah’ın uyuzu!”

Kendine has gülüşünü hiç çekinmeden ortalığa saçıyordu Güray. Duraktakiler Güray’ın neden keyifle güldüğünü anlamamışlardı.

Lapsus Dergi  15 Mayıs 2020