Dünyanın Sırrı

Yazı – Suna Göynük

Profesör Hamit Alkan kitaplardan başını kaldırmayı akıl edip pencereden baktığında kış çoktan geçmişti.

Batı Akdeniz kim bilir nasıl güzeldi şimdi. Dalarken kovaladığı ahtapotları, grup grup yelkovan kuşlarını görür gibi oldu.

Başını yeniden çalışma masasından yana çevirdi. ‘Mistisizm, Tasavvuf, Felsefe Okumaları’ diye not aldığı deftere uzanıp sayfasını açtı. Şeyh Galip’ten yaptığı alıntının altına Kierkegaard’dan bir şeyler ekleyip kapattı defteri.

Dünyanın sırrını çözmüştü Profesör. Kutsal metinlerin her dilden çevirisini, eşi bulunmaz kitapların kopyalarını kilitli çekmecelerde tutuyordu. Artık hiçbir kitap yeni bir şey söylemiyordu ona kalırsa. Dünyanın sırrını çözmüş olmasının, öğrenecek bir şeyin kalmamasının getirdiği sıkıntıyla üniversitenin merdiveninden ağır ağır indi.

Birkaç gün sonra Batı Akdeniz şehrindeki dağ evine geldi. Karayelin esintisi, denizin soğuk suyuyla dinçleşmişti. Bazı yerlerin her mevsim soğuktur suyu, esintisi hiç dinmez. Burada olduğu gibi.

Bir sabah kahvaltıdan sonra balıkçıların sabırlarını sınadıkları o ıssız koya yürüdü. Denizden çeneleri zangırdayarak çıkıp kendilerini sıcak kuma bırakanların, çekirge gibi sıçraya sıçraya kendini suya atanların aralarından zikzak çizerek ilerliyordu. Sere serpe uzanmış yanık tenli kadınların ayak uçlarından dikkatlice geçip koya ulaştı. Mavi çizgili havlusunu yaşlı bir ağacın altına serip oturdu. Ağacın dibine keçiboynuzları düşmüştü. Keçiboynuzlarının üstündeki karıncaları, kayalardaki minik yengeçleri seyretti.

Koyun arkasından acemi yüzücülerin çığlık atar gibi neşeli sesleri geliyordu. Üç direkli görkemli bir yat açıktan kalabalığa doğru usul usul ilerliyordu. Hiçbir görüntü Profesör’ü tam anlamıyla huzura kavuşturmuyor, neşeli sesler içindeki sıkıntıyı gidermiyordu. Okumaya başladığı kitabın bir yerinde şöyle yazıyordu. “Hayat büyük bir sürprizdir, ölüm neden olmasın.”

Bir ara nasılsa kapanmıştı gözleri. Ansızın üzerine düşen gölgeyi hissedip uyandı. Elini alnına siper edip gözlerini kısarak yukarı baktı. Saçı sakalına karışmış, gözleri fosfor gibi parlayan, kapkara ihtiyar bir adam elinde bir kitap tutmuş Profesör’ün başında dikilmişti.

“Evlat, bu senin galiba.” dedi tatlı bir sesle.

Diğer elinde çiğ beyaz renkte bir misina vardı. Profesör başucundaki kitabın ansızın çıkan rüzgârla suların yaladığı yere sürüklenmiş olduğunu anladı. Doğrulup, balıkçının elinden kitabı çeker gibi aldı. Ucu ıslanmıştı sayfaların.

Başında tebessümle bekleyen ihtiyara, “Dalmışım…” dedi.

Kitabına sahip çıkamamış olmanın verdiği utançtan ötürü o anda bilgiçlik taslayamasa da, teşekkür etmeyerek üstünlüğünü göstermek istedi Profesör. Kaşının üstüne düşen perçemini havalı bir hareketle geriye atıp tekrar uzandı.

Balıkçı boşa beklediğini anlamıştı. Başını iki yana sallayıp gülümseyerek uzaklaştı. Bir anda rahatı kaçmıştı Profesör’ün. İhtiyar adamın sessiz hareketlerle kuytularda gezinmesinden huzursuz olmuştu. Onun arada sırada kendisine kaçak baktığını görüyordu. Bakarken, gülümseyip mırıldadığını da…

Kalkıp denize girmenin iyi olacağını düşündü Profesör. Yarım saate yakın yüzüp kıyıya döndüğünde balıkçıyı ağacın gölgesinde oturur buldu. Balıkçı, Profesör’ün havlusunu serdiği yere yanaşmıştı. Demek ki burada avlanacaktı artık. Ondan kaçış olmayacağını anladığı için konuşmaya karar verdi. “Saatlerdir bir şey tutamadınız ama!” dedi, ukalâ bir tavırla.

İhtiyar, sıvazlar gibi bir elini kırçıl sakalına götürdü. Başını işinden kaldırmadan cevapladı Profesör’ü. “Tutamadım evet, ama tutmak değil ki derdim.” Bunu der demez kıyıdan denize doğru birkaç adım attı. Ayakları çıplak, tabanları yarık içindeydi. Altını cam gibi yansıtan suya eğildi. Taşların arasından suyun yüzeyine zıplayan bir öbek yavru zarganayı görünce sesindeki coşkuyu dizginleyemedi. İleride üzerindeki kumu silkeleyen mağrur adama bakıp, “Benim asıl niyetim görmek.” dedi.

Onun görmek dediği niyeyse Profesör’e ‘okumak’ demekmiş gibi geldi. Profesör’ün yumuşayan yüz ifadesinden cesaret alarak, nasırlı avuçlarında tuttuğu parça pinçik ekmeği yassı kayanın üstüne koyup, adamın yakınına çöktü balıkçı. Bir sigara yaktı. Denizin öte tarafına Yunan adalarına bakıyordu. Profesör de balıkçının baktığı noktaya baktı. İhtiyarın muhteşem bir manzara görmüş gibi hayranlık yansıtan yüz ifadesine bir anlam veremedi. Mavisi az, parıltısı solmuş bu manzaranın yoktu olağanüstü bir yanı. Hem, ikisinin birbirine söyleyecek neyi olabilirdi ki. Kumlu terliklerini çıkarıp boşluğa çırptı, kitabını alıp yüzükoyun uzanarak okumaya koyuldu. 

Balıkçı inatçı adam. Ne susmaya ne gitmeye niyeti var. Bu orta yaşlı okumuş adamın terslenmelerine aldırdığı filan da yok. Kısa bir sessizliğin ardından gününü nasıl geçirdiğini uzun uzun, ballandıra ballandıra anlatmaya başladı:

“Gün ağarırken düşüyorum yola…” dedi, bir masala başlar gibiydi. Profesör istifini bozmadan, yakınına çökmüş ihtiyara göz ucuyla şöyle bir bakıp okumasına devam etti.

“Ansızın yoluma çıkan bir kirpinin, başımın üzerinden geçen yelkovan kuşlarının bana kattığı neşeyi hayatıma yayıyorum. Tüm gün gülümseyerek dolaşıyorum o zaman. Sonra deniz! Denizin dibi. Âlem içre bir âlem! Bir kirpi, bir balık ve yelkovanlar… Onlar kutsal bir yaydan benim göğüme fırlatılmış ok’lardır. Vakit; yayı, göğü ve kendini tanımak vaktidir diye düşünmeden edemiyorum.” dedi balıkçı, dudağına yapışan tütünü yana tükürüp, karşı manzaraya bakmayı sürdürdü.

Kendinden başkaları uzun konuşmaya başlayınca sinir olan Profesör, balıkçıyı anlamamakla birlikte, altta kalmamak için cılız bir sesle, “O kadar basit olsaydı…” deyip yan tarafa döndü.

“İnsanlar…” dedi balıkçı dalgınca, “İnsanlar, dikey yaşayacakları yerde yatay yaşıyorlar. Öyle uzunlamasına yaşayıp bilgi üstüne bilgi ekliyorlar. Belki de, biriktirdikleri bilgiyle hayatın sırrını çözeceklerine inanıyorlardır kim bilir. Bana kalırsa bilgi sadece hayatı kolaylaştırır. Komik gelecek belki ama hep ayağa giyilen bir ayakkabıya benzetmişimdir bilgiyi ben. Onu giydiğinde çıplak ayağını hissedemezsin.”

Sırtı dönük Profesör’den ses çıkmayınca devam etti ihtiyar. “Mesela sen; şimdi yüzdün ve geldin. Yüzerken su dalgasından başka ne gördün ki. Koca bir hiç! Ama inseydin dibine denizin, neler görecektin neler…”

Elinde kitap, iki seksen uzanmış, kaba bir şekilde çiklet çiğneyen adama kaş altından bakıp, denizden yana döndü balıkçı.

Denizin ortasındaki üç direkli yat tatilcileri güverteye doldurmuş, tura çıkarıyordu. Güvertedeki kalabalık, neşeli bir müzik eşliğinde ahenkle dans ediyor, kolları elleri kalçaları aynı anda hareket ediyordu hepsinin.

“Bana kalırsa…” dedi ihtiyar balıkçı, “Üzerinde durduğun yeri sürekli kazacaksın, eşeleyeceksin ayağının altındakini. Eğrisiz bir çizgi gibi dışarı uzayacağına, içinin derinine ineceksin. Bu çaba eninde sonunda seni kendi madenine götürür. O zaman gör bak; ne cevherler ne inciler çıkıyor o kazıdan.”

O sıra misina ipi gerilip taşların arasından kurtulacak gibi oldu. Balıkçı yaşından beklenmeyen bir çeviklikle koşup tuttu. İpi çektiğinde akşamlık nasibinin çıktığını anladı. Kayalıkların oradan neşeyle seslendi Profesör’e. “Lopa yemiş miydin hiç evlat? Buranın yerel balığıdır, pek lezzetlidir eti.”

Balıkçı yanlış görmediyse Profesör, yarı oturur vaziyette durmuş, sakız çiğnemeyi bırakmış, kitabı da havlunun altına sokuşturmuştu. Avuçladığı taşları dalgın bir şekilde ufak ufak denizin içine atıyordu.

Balıkçının daha çok diyeceği varmış da söylemek ayıp kaçarmış gibi, başını yanlara salladı. “Neyse…” dedi tatlı tatlı. “Neyse.”  Lapsus Dergi 15 Mayıs 2020

Yazı- Suna Göynük / Fotoğraf – Gülizar Baki