Hikaye – Ahmet Bozkuş

Bundan otuz yıl kadar önce yaz sıcağının hakimiyeti altındaki bir doğu şehrinde evlerinin bahçesindeki küçük havuzda serin oyunlar oynayan çocuğun keyfine diyecek yoktu. Her köşesinde fesleğenler olan bahçenin gizli sahibi gibi gezinen kediler, çocuğun sıçrattığı su damlalarıyla kendilerine eğlence buluyordu. O kavurucu, sarı, tozlu sıcakta ayaklarını sokabileceğin bir su birikintisi bulmak bile büyük talih sayılırdı. Suyla oynayan her çocuk gibi uzaktan kendisini kollayan bakışlara ihtiyacı vardı çocuğun ve bu bakışlar bir çift ihtiyar göze aitti.

Elinde kirmeniyle koyun yününden ip eğiren bir nine merhamet ve sevgiyle izlediği torununun mutluluğuyla serinliyordu. Yorgunluğunu hissedemeyecek kadar yorgundu ama bu, onun göğsünde sakladığı şefkate hiçbir şey yapamamıştı. Gülünce yüzündeki her çizgi başka bir hikâye anlatıyordu Münire Nine’nin. Birazdan baş kahramanına dönüşeceği hikayedense haberi yoktu simasındaki gündönümlerinin.

Çocuk, suya attığı taşın oluşturduğu dalgalarda küçük tahta parçasından imal ettiği gemisini yüzdürürken evin bahçe kapısına birkaç kadının geldiğini gördü. Daha evvel böyle kıyafetler giyen kadınlar görmemişti hiç. Kafalarındaki şapkalarsa nedense çok komik gelmişti çocuğa. Ninesinin beyaz yazmasından başka bir şey görmemişti şimdiye kadar kadınların başında. Şaşkın ve meraklı bir halde gelen kadınlara bakarken ninesinin yaşından hiç beklenmeyen bir çeviklikle elindekileri bırakıp içeri doğru koşar adım gittiğini ve odanın kapısını kilitlediğini gördü. Ne olduğunu anlayabilmesi mümkün değildi.

Kapıdaki kadınlarda da garip bir hal vardı. Çocuğun hiç anlamadığı bir dilde konuşuyorlardı. Şapkalarından daha garipti konuşma şekilleri. Kadınlardan birisi doğru düzgün konuşuyordu ama o anda her cümleyi uğultuya çeviren bir hal vardı küçük evin bahçesinde.

Çocuğun ayaklarını serinleten suyun dalgalarında bir başka kapı açıldı sanki ve uzun bir hikâye akmaya başladı.

Altmış yıl önce yine aynı şehirde garip bir hareketlilik vardı. Neredeyse şehrin yarısı bir göçe hazırlanıyordu ve bu hazırlık yaz gelince yaylaya gitmeye benzemiyordu. Bir düğün alayı da olamazdı bu, insanların içinde kanayan bir şeyler vardı. Bu gidiş hiç hayra alamet değildi.

Yanlarına aldıkları azıcık eşyayı yükleyebilecek atı veya eşeği olanlar çok şanslıydı. Her şeyi sırtında taşımak zorunda olanlar da vardı. O yüzden alabilecekleri en hafif şeyleri alıyorlardı. Hiçbir şey alamadan çıkıp gidenler de vardı. Canını kurtarmak yetiyordu çoğuna.

Çıkacakları bu yolculuğun onları çok yoracağının, yolda başlarına çok kötü şeyler gelebileceğinin, nasıl bir meşakkatle karşı karşıya olduklarının farkında olan bir ailenin bir karar vermesi gerekiyordu. Bir anne ve baba, ömürlerini yiyecek o kararı veriyorlardı sonunda.

Daha küçük bir kız olan evlatlarını, yanlarına alırlarsa yolda başlarına bir şey gelir ve kendileriyle birlikte yavruları da can verir korkusuyla, güvendikleri bir aileye emanet ediyorlardı. Bir gün geri dönüp kavuşma ihtimali olmadığını bile bile vazgeçiyorlardı çocuklarından. Hiç olmazsa onu korumak istiyorlardı kendi akıbetlerinden. Hiç olmazsa o yaşasın diye, ayrılığın kapanmaz yarasını açıyorlardı kalplerine.

Geride daha ağır ne bırakılabilirdi ki?

Ve yüreklerini memleketlerinde bırakıp bir meçhule doğru acı bir yolculuğa çıkıyorlardı. Binlerce kader arkadaşının ayak izlerini takip ederek kayboluyorlardı geçmiş zaman içinde.

Onlara ne olduğunu kimse bilmiyordu. Bu konu hakkında da pek az konuşuluyordu nedense. Yıllarca kapı komşusu oldukları, göz göze, diz dize oturdukları, aynı sofradan ekmek yedikleri insanların bir gün hep beraber kaybolup gitmeleri derin bir sessizliğe gömüyordu şehirleri. Sanki giderken kelimeleri de yanlarında götürüyorlar, bütün sohbetler yarım kalıyordu. Tamamlanması mümkün olmayan bir eksiklik düşüyordu insanların muhabbet meclislerine.

Zaman geçiyordu yine de. O geride kalan çocuk, esmer bir ailenin beyaz tenli kızı olarak büyüyor, adını Münire koyuyorlardı. Emanet olarak verildiği aile, emanete sahip çıkıyor, kendi evlatlarından ayırmıyordu onu. Evlenecek yaşa geliyor, evlendiriyorlardı. Çocuğu olmuyordu yıllarca. Kocasının yeğeni olan bir kızı evlatlık alıyorlardı. Sımsıkı sarıyordu kızı Mihriban’ı, Münire. Çok seviyordu, evlat sevgisini onunla yaşıyordu.

Geçen uzun zaman sonunda bir kız bir erkek, iki de torunu oluyordu. Sevimli bir nine oluyor, seviyordu torunlarını.

Atmış yıl sonra bahçe kapısında beliren o garip kıyafetli kadınlar, Münire’nin hafızasında parça parça duran hikâyeyi birleştiriyordu bir anda. Paramparça olmuş aynada geriye doğru seyrediyordu sanki hayatını. Çocukluğunda yarım ağızla söylenmiş, eksik anlatılmış ve belki de üzülmesin, mahcup olmasın, kendisi garip hissetmesin diye özenle gizlenmiş o ayrılığın kıymığı batıyordu parmak ucuna.

Kendisinin de konuşmaktan korktuğu, sormadığı, sustuğu kendi hikayesi çok kez içine oturmuş, nefesini daraltmıştı ama konuşulunca kanayacak diye susuluyordu bu yara hakkında. Halbuki sessizlikte büyüyen bir sızı vardı Münire’nin içinde. Paylaşamadıkça işgal etmişti bütün ruhunu bu sızı ama o da susarak sarmaya çalışmıştı yarasını yıllarca.

Koşarak kaçıyordu evin içine, odanın kapısını kilitliyordu hızlıca. Ve ağlıyordu, hiç ağlamadığı kadar. Annesine, babasına, çocukluğuna, gençliğine, hayallerine ve kaderine ağlıyordu. Kilitli kapının diğer tarafında bilmediği bir dilde bir şeyler söyleyerek ağlayan iki kadını duyuyordu. Anlamıyor ama hissediyordu ne dediklerini. Kapının iki yanında atmış yıllık hasret düğümleri diziliyordu boğazlara.

Biricik kızı Mihriban da dil döküyordu annesine. Kapıyı açsın, en azından konuşsun diye. Öz evladı değildi ama başka bir bağ vardı aralarında. Biliyordu annesinin içinde titreyen sızıyı. O derin nefeslerin, o uzayan ahların sebebini o da biliyordu ama annesinin sessizliğine eşlik etmişti yıllarca. Şimdi o da kapının dışında annesinin gözyaşlarına katıyordu hıçkırıklarını.

Islak ayaklarıyla olanları seyreden çocuk, kendisinin de ağlaması gerektiğini düşünüyordu nedense. Suya çocuğun gözyaşları düşüyordu.

Konuşulanları çeviren kadın Münire’ye sesini duyurmaya çalışıyordu.

“Bunlar senin kardeşlerin.” diyordu.

“Annen baban hayatta kalmış, senden sonra çocukları olmuş, Amerika’da yaşıyorlarmış. Seni bulmak için çok uğraşmışlar. Bak şimdi senin için geldiler buraya. Haydi aç kapıyı da konuş onlarla, sarılsınlar sana.”

İçine bir korku düştüğünden mi, geride bırakıldığı için kızdığından mı, bunca zaman sonra kavuşmayı kalbi kaldıramayacağından mı bilinmez açmıyordu kapıyı Münire. Ağlıyordu sadece…

Kapının dışında kalanların duyabildiği tek cümle söylüyordu: “Beni götürmeyin!”

Kapının ardında kalan kadının yaşaması uzun, anlatması kısa olan hikayesini o gün sıcağın altında suyla oynayan çocuk, sanki ninesinin kaderi kendisine bulaşmış gibi otuz yıl kadar sonra soğuk bir ülkenin bir mülteci kampında anlatıyordu arkadaşlarına.

Dinleyenlerden her şeyini geride bırakıp üzerinden botla geçtiği bir ırmağın suyuna gözyaşlarını düşüren bir mülteci şöyle diyordu:

“Sarılmayan yara, iyileşmiyor.” 

Lapsus Dergi 15 Mayıs 2020 

Hikaye- Ahmet Bozkuş / Fotoğraf – Serkan Öztürk