The Platform – Ruhun ve Aklın Deliliğine Yolculuk

Yazı- Rasih Yılmaz

David Desola ve Pedro Rivero’nun yazdığı, Galder Gaztelu-Urrutia’nın yönettiği ‘The Platform’u izleyince aklıma gelen ilk kitap olmuştu 1984.

“Her şey bir hayal dünyasında eriyip gidiyordu, sonunda yılın hangi gününde oldukları bile belirsizleşmişti.” diyordu 1984’te George Orwell.  Ve sonra ekliyordu; “Bilinçleninceye kadar asla başkaldırmayacaklar, ama başkaldırmadıkça da bilinçlenemezler.”

Son yıllarda izlediğim en ilginç derinlikli sinema örneklerinden biri olarak zihnimin bir köşesine kaydolan “The Platform”, dikey biçimde inşa edilen, her katında iki mahkûmun yer aldığı ve ortasında kare şeklinde bir boşluğun olduğu bir hapishanede (Delik) yemek servisi için kullanılan alanda yaşanılanları merkezine alıyordu.

En üst katta yani tavan noktasında en muhteşem yemekler bir grup aşçı tarafından hazırlanıyor ve bir ziyafet sofrasına dönüştürülerek yavaş yavaş alt katlara gönderiliyordu. Ancak yüzlerce kattan oluşan hapishaneyi dolaşırken her katta iki dakika boyunca durduğu ve en dibe inene kadar mahkûmlarca talan edildiği için belli bir kattan sonra yemek kalmıyor, alttakiler adına büyük bir açlık serüveni başlıyordu.

Oyunun kuralıysa basitti: Mahkûmların hücreleri rastgele bir şekilde her ay değiştiriliyor, böylece bir mahkûm platformda kaldığı süre boyunca zincirin en üstünde yer alıp ziyafet çekemiyor ya da en altında yer alıp açlıkla mücadele etmiyordu. Ama açlık bir süre sonra aç gözlülüğün kurbanı olup insanı hayvanlaştırıyor hatta esfel-i safilin noktasına getiriyordu. Zariflik, yaşlılık, gençlik, akıl ve anlayışın gidip ruhun ve aklın delirerek birbirlerini yeme güdülerini ortaya çıkarıyordu; yamyamlık.

Neydi esfel-i safilin; cehennemin dibi yani yedinci katı anlamında kullanılan yer. Aşağıların aşağısı. İspanyol yönetmen elbette filmindeki platform ve katlar imgesiyle ‘esfel-i safilin’i düşünmemiş olabilir ama bizdeki ilk yansıması bu olmuştu.

Filmin her sahnesi birer gönderme içeriyordu. Ve bunu yönetmen o kadar ustaca yapıyordu ki seyirci bir an olsun bir didaktizm ile karşı karşıya olduğunu düşünmüyordu.

Ziyafet masası filmde her katta iki dakika kalıyor ve kimsenin elinde yemek bulundurmasını istemiyordu. Şayet yemek bulundurdukları vakit odanın ısısı aşırı derecede değişiyor yemek saklayanları yakıyordu. İlahi bir uyarı gibi cezalandırma biçimi ortaya koyuyordu film sanki.

Kaotik yokluk!

Peki, açlık veya doyumsuzluk neydi? Ya da şöyle söyleyelim Oxfam’ın raporuna göre dünyada en zengin 2 bin 153 kişinin serveti dünya nüfusunun toplam servetinin yüzde 60’ını aşıyordu. Biraz daha açalım isterseniz dünyanın en zengin yüzde 1’lik kesiminin serveti, geri kalan yüzde 99’luk kesimin servetinin toplamına eşitti. Yani yaratıcı aslında en üst katta olduğu gibi ziyafet ile donatılmış bir masa sunuyordu insanlara ve insanlar onu talan ederek en alttakiler ile paylaşmıyordu ve ardından kaotik yokluk!

Platformda 333 kat bulunuyor ve her katta iki kişi kalıyordu. Toplamda 666 kişi yani. Platform her katta 2 dakika kalıyor, tüm katları inmesi yaklaşık 666 dakika sürüyordu. Hıristiyanlıkla ilişkili inanışlarda 666 genelde Şeytan veya Deccal gibi kötücül varlıklarla ilişkilendirildiği için filmdeki bu detayların da kasıtlı olarak yerleştirildiğini düşünmemizi istiyor belki film ekibi. Başrolün sahibi Goreng’in bir Mesih figürü olarak sunulması da bu teoriyi destekliyor olabilir kim bilir. Hatta filmde bazı sahnelerde diğer karakterler Goreng’e Mesih yakıştırmasında bulunuyor ya da “Kendini Mesih mi zannediyorsun?” gibi sitemler ediyor. Imoguiri ise platform yönetimi için çalışmış, herkesi Delik’e almış ve en sonunda kanser olduğunu öğrendiğinde insanları yolladığı düzene kendisi de girmiş bir karakter olarak kendini gösteriyor. Belki saflık belki de umudu simgeliyor.

Platform neyin eleştirisi? 

The Platform’u izlerken akla gelen ilk film 1990’ların kült filmlerinden Küp – Cube oluyor. The Platform gibi ilgi çekici bir fikri düşük bir bütçeyle hayata geçiren Cube, öldürücü tuzaklarla dolu bir labirentin içinde uyanan altı karakterin hikâyesini ekranlara taşıyor. Verdiği bir röportajda Cube’ün filmin ilham kaynakları arasında yer aldığını belirten yönetmen Galder Gaztelu-Urrutia, filmi hazırlarken ilham aldığı diğer yapımların Delicatessen, Blade Runner ve Next Floor olduğunu belirtiyor.

Belki bir kapitalizm eleştirisi, belki bir eşitsizlik göndermesi, belki bir kıyamet senaryosunun özetini anlatan bir fotoğraf The Platform. Ama tüm manevi (dini) ve maddiyat içerikli göndermelerine rağmen yalnızca bir şeyi öne çıkarıyor: İnsan.

“Her şey insan için, insana dair ve insanın elinde.” alttan alta. Doç. Yalçın Çetinkaya bunu çok güzel tanımlıyor:

“Allah insanı ‘ahsen-i takvim’de yaratmıştır, insan Allah’tan uzaklaştıkça ve ‘esfele sâfilîn’ düzeyine indikçe bedii zevkleri de bu düzeye iner. Biz bu insanlara karşıdan baktığımızda toplumsal refah ve zenginlik açısından yüksek seviyelerde ve zevk-i selîm sahibi olduklarını zannederiz, halbuki durum hiç de göründüğü gibi değildir. Yani, güzellik algısı kişinin ‘ahsen-i takvim’ ile ‘esfele sâfilîn’ arasında durduğu yere göre değişiklik arz eder.”

O zaman biz yine George Orwell ile bitirelim yazıyı bu kez Hayvan Çiftliği’nden:

“Bu hayatta başımıza gelen tüm kötülüklerin insanların zorbalığından kaynaklandığı açık değil mi?” Hadi zor da olsa kabul edin (maalesef) “Bütün hayvanlar eşittir ama bazı hayvanlar diğerlerine göre daha eşittir!”