Bir Garip Deneme*

Yazı – Şule Yusuf

Sabah uyandığımda ilk karşılaştığım şey ne zamandır içimde oturan öküzdü yine. Artık çok olmaya başlamıştı. Uyurken içimde, uyanıkken içimde; sabah daha gözümü açar açmaz da olmasındı. Kendisiyle artık merhabalaşıyorduk. Ama bugün onu oturduğu yerden kaldırmaya kararlıydım. Çocuklar da uyanmış, konuşmaları geliyordu cıvıl cıvıl. Kalktım. Yanlarına vardığımda henüz birkaç aylık kedimiz ortalarında oynaşıyorlardı. Bu iki yavru ve kedi için o öküz, oradan kalkacaktı!

Nasıl? Evde kaldığımız bu uzun günlerde yapılabilecek her şeyi yapmış, bir uğraştan diğerine zihnen, fikren ve bedenen yormuştum kendimi. Mutluluk gelmemişti, öküz gitmemişti. Öküzün gitmesi mutlu hissetmek, güvende hissetmek, belki en önemlisi zinde hissetmekmiş. Yazı yazıyordum ara ara, online eğitimler alıyordum, okuyordum, yemek pişiriyor, temizliğin dibine vuruyordum.

Bu, kırılmamak için savrulmaktı.

O halde başka bir şey olmalı. ‘Spor’ diyorlardı, hem mutluluk hormonu en fazla sporla salgılanırmış. Henüz dışarıdan bu hormon takviyesini almışlığımız yoktu. O zaman ‘içeride üretelim’ dedim.

Öküzüme şöyle bir meydan okudum, gittim spor kıyafetlerimi giyindim, kulaklıklarımı takıp sesi iyice yükselttim. Havaya girmeliydim. Müziğin gücünden hep çok etkilenirdim, öyle olmasını umut ederek boy aynasının karşısına Ebru Şallı edasıyla geçtim. Bu kadınla, kader bağım vardı. Yıllar önce çok büyük bir defile düzenlenmişti. Türkiye’de ilk tesettür defilesi yapılacaktı. Kıyafetler, ünlü mankenler tarafından sunulacaktı. O günlerde bu bir devrimdi. Ben, üniversitenin kurallara uysa da, en uç fikirleri fıtrat gereği çekinmeden söyleyen içi dilinde kızı… Kimselerin tahmin bile etmediği şekilde araya araya kendi dinini bulmuş ve tesettüre yeni girmiştim. Bu, kampüsü ciddi sallamıştı. Haber benden önce okula gitmiş, kimse derse girmemiş, amfinin önünde yüz elli kişi beni bekliyordu. Başka bölümlerden bile gelen olmuştu. Kısa süreli şaşkınlık, popüler kimliğimi kaybetmekle son buluyordu ki bu sefer de karşı taraftan bir popülerlik hâsıl oluyordu. Bana ne oluyordu? İşte tam bu defile için bana da bir teklif geldi: “İstemez misin en ünlü mankenlerle aynı sahnede yürümek?” Ebru Şallı, Tuğba Altıntop hatırladığım iki isim. İstemezdim. “Tesettürün modası mı olur?” dedim, herkesin nefsine ne kadarı uygunsa, onu seçer ve yapar. Yaş daha var on yedi – on sekiz. Okula erken başlamak bana on dokuz yaşında üniversite bitirtmişti. Neyse Ebru Şallı’yı her gördüğümde, bir fırsat mı kaçırdım, yoksa kazandım mı diye sorarım. Hem ikimiz de hasta bir evlat için canımızı verecekken, hayat verememiştik. Ne uzun anlattım yine…

Nerede kalmıştık? Ha evet, Ebru Şallı edasıyla boy aynasının karşısına geçtim. Jennifer’ı açtım. Eee benzeyeceksek ona benzeyelim, değil mi? “Ain’t your mama.” biçilmiş kaftandı. Jennifer’a bunu hissettiren, bana ne hissettirmezdi. Kızgınlık iyi bir kondisyon oluşturuyordu. Peşine Shakira ve Lopez’in sahne şovları. Müziğe kaptırmış, boy aynası karşısında spor yapıyor, iyiden iyiye havaya giriyordum ki Youtube, Musa Eroğlu’na bağlamasın mı: “ Yine gönlüm hoş değil.”  Hayrolsun, dedim bozmadım istifimi, spora devam ettim. Cengiz Özkan geldi peşine: “Bir ay doğar ilk akşamdan geceden…” hasbünallah!  Nida Ateş: “Akşam olur karanlığa kalırsın.” dedi. Tam yeter diyecektim ki Cem Adrian aldı sözü. Ona da ben kıyamadım, dinledim. Tempom iyice düşmüş, spor başka bir hal almıştı. Ellerim terliyken telefona dokunmak da istemiyor, kendime koyduğum hedefe kitlenmiş bir şekilde hareketlere devam ediyordum. “Vardır bunda da bir hayır.” diyor; gülüyor: “ Yapma be, biz ağıtları oyun havası yapan bir milletiz, sende de atalarından kodlamalar var.”  diye diye sporuma devam ediyordum. Bazen duygunun yoğunluğundan hırslanıyor, bazen Karadeniz üç ayağa bağlıyordum. Ama bırakmıyordum.

Ve geldi Sezen Aksu: “Kaybedenler” Allah Allah…

“İtiraz etmedik, itiraf etmedik

Kaybedenlerdendik değerlerinden

Bari sen sonradan birazcık mutlu oldun mu?

El yordamıyla iyi küçük bir yol buldun mu?

Hiç hayır dedin mi, soru sordun mu?

Memnun değilim aldığım haberlerinden… “

Ben bu şarkıyı biliyor muydum daha önce? Hiç çıkartamadım ama ben yazmışım gibi hissettiklerimdendi. Hele o ikinci kısım gelince şiraze dağıldı bende. Eski mektuplarda olurdu, teyzemin “Alamanya’dan” yazdıklarında, ya da bir asker fotoğrafının arkasının mektup gibi kullanıldıklarında. “Ben sizleri meraktayım, eğer siz de beni sorarsanız, n’olur sorun, biri beni sorsun, sorsun ki yüzünüze söyleyemediğim hasretimi, keşkemi, anlatamasam da ima edeyim.” kısmı:

“Beni sorarsan şahitsiz suçlar gibi

Kınalı kanadı kırılmış kuşlar gibi

Yazı gelmeyen upuzun kışlar gibi

Unutulmuşlar diyarında düşünüyorum.”

Eee ne demeliydi! Alttan müziğin soundu gayet de kıvraktı. Ya sözü dinlemeyecektim ya müziğin ritmini. Tam o sırada boy aynasında bana yüzü acıdan halden hale girmiş, alnının damarı kabarmış, başı sözlerde kalmış ama vücudu ritmi seçmiş bir kadın; “Çalıkuşu” dizisindeki teyze edasıyla Ethem Dede’ye adak göbek atıyordu.** Bıraktım sporu, dedim: “Youtube sen de mi biliyorsun içimi!”

İlla spor da yaparım diyorsan “Aşağıdan gelir eli boş değil, söylerim söylerim gönlü hoş değil.” nevinden müziklere uygun artık bir ata sporu mu bulursun, hunharca cam silip, banyo mu ovalarsın; yoksa bize söylenmedik söz ve duygu bırakmayan Minik Serçe’yi seçip onun sahne şovları gibi “İstemem, yok isterim, az biraz isterim…” diye diye ritmik Ege nağmelerine yavaş yavaş kaptırıp daha az yorucu bir kültürfizik yapmayı mı seçersin. Hangisini seçersen seç, öküzün oturduğu yerden seni izlemesine biraz daha sabredeceksin gibi…

* “Deneme” kelimesi yoğun “ Tevriye” içerir. ( Tevriye: Bir kelimenin birden fazla anlama gelecek şekilde kullanılmasıyla yapılan söz sanatıdır.)

**Bknz. “Çalıkuşu” dizisi Ethem Dede’ye ‘adak göbek’ sahnelerine.