“Üstüne Titrediğim Kaktüs Çiçeği, Aldılar Kitaplarımı Sorgusuz…”

Yazı – Rasih Yılmaz

‘Uçurtmam Tellere Takıldı’ isimli belgesel hakkında yazmaya karar verdiğimde hikâyeye konu müzisyen Ahmet Kaya’nın dışındaki sürgün görmüş; şair, yazar, sinemacı ve ressamlar merakımı celp etmişti.

Arşivi biraz karıştırınca kimler çıkmadı ki karşıma; Refik Halit Karay, Cem Karaca, Namık Kemal, Abidin Dino, Sabahattin Ali, Nazım Hikmet, Şanar Yurdatapan, Melike Demirağ, Ali Asker, Sadık Gürbüz, Fuat Saka, Şivan Perwer, Cevat Şakir Kabaağaçlı, Halide Edip liste uzayıp gidiyordu. Ancak sürgündeki isimler arasında en ilgimi çeken isim ise Milli Şair Mehmet Akif Ersoy olmuştu.

Mehmet Akif, kızlarını Türkiye’de bırakarak 1925-1936 yılları arasında eşi ve iki oğluyla Mısır’a göç etmişti. Kendisi, bu gidişin gerekçesini dostlarından Şefik Kolaylı’ya, “Arkamda hafiye gezdiriyorlar. Ben, vatanını satmış ve memlekete ihanet etmiş adamlar gibi muamele görmeye tahammül edemiyorum. İşte, bundan dolayı gidiyorum.” sözleriyle açıklamıştı.

Anlaşılan Mehmet Akif’inki resmi bir sürgün gibi gözükmese de zoraki gönüllülük üzerine gerçekleşen bir hâldi. Ama adı yine gurbet yine sürgündü.

Coğrafyanın kaderi midir bilemedim ama ‘dünden bugüne ne değişti’ diye sorarsanız sanırım bugünü de yarının isimleri kaleme alacaktır, çünkü bitmeyen bir hikâyeydi bu. Mehmet Akif sağ-muhafazakâr tanımlanabilecek bir isimdi. En son sürgünlerden Ahmet Kaya ise sol eğilimli bir müzisyendi.

Zaman hiçbir şeyi değiştirmemişti; bir sağdan, bir soldan mantığı sanki yazılmamış bir kuraldı ve tıkır tıkır durmadan işliyordu.

Ahmet Kaya ile ilgili belgeselden çok geç haberimin olması benim suçum muydu, yoksa belgeselin kısıtlı imkânlarla izleyicisine ulaşma talihsizliğini yaşaması suçumu örter miydi, açıkçası bilmiyorum. Ama belgeseli izledikten sonra yazmamak belgesele konu olana da belgeseli çekene de haksızlıktı, bunu kesinlikle biliyorum.

Ümit Kıvanç imzalı ‘Uçurtmam Tellere Takıldı’ isimli belgeselden bahsediyorum. Ümit Kıvanç, Ahmet Kaya biyografisinden ziyade bir fikirsel serüven öyküsüne soyunmuştu belgeselde. Ahmet Kaya o kadar güzel anlatıyor ki her şeyi, bir Türkiye yakın tarihi izliyordunuz onun hikâyesinde. 12 Eylül 1980 Darbesi öncesi kabuğunu hem sosyal hem ekonomik kırmaya çalışan bir halk, siyasal kamplaşmalarla sokaklarda kaybedilmeye çalışılan bir gençlik ve sonrası malum. Ardından ise tüm bu kaotik yaşamsal paradokstan sıyrılmak için çabucak toparlanan ve her türlü tepeden inmeci baskıya karşı sesini yükseltmekten çekinmeyen yığınlar.

Ahmet Kaya’nın belgeselindeki en belirgin fotoğraf Türk-Kürt, Alevi-Sünni, sağcı-solcu fark etmeksizin belirgin bir baskıya karşı tek ses olarak varlık göstermesi. Zaten Ahmet Kaya konserlerindeki geniş tabanlılık da bunun en büyük ispatı gibiydi.

“40 yaşıma kadar Türk’tüm, 40’ımdan sonra Kürt olduğumu fark ettim.” diyen Ahmet Kaya sosyal, ekonomik ve kültürel hakların dışında hiçbir talebinin olmadığını her demecinde, her sahneye çıktığında ısrarla belirtiyordu belgeselde. Öyle ki belgeselin en can alıcı cümlelerinden biri de kendi sesinden, “Biz ülkeyi bölmek için değil birleştirmek için varız. Bu ülkeyi bölen şerefsizdir.” haykırışıydı.

“Ölen insandır. İdeolojisini siyasi duruşunu bir kenara bırakın… Bizim ülkemizin çocukları kanın zerresini görmemeli.” derken ise Kaya’nın samimiyet testinden ileride geçeceğinden kimse habersizdi belki de.

Yurtdışına çıkma sebebini getiren unsurların ardından bile benzer cümleleri söyleyerek de birçoğunun aksine turnusol kâğıdı onun için doğru olanı gösteriyordu.

Belgeselden ortaya çıkan Ahmet Kaya portresi şuydu; “Zulüm kimin tepesindeyse karşısındayız.” Hatta devrimci arkadaşlarını eleştirme cesaretini sergileyip, “Demokrasi yalnızca solcular için değildir.” söylemiyle de fikrinde hür bir adam olduğunun ısrarla altını çiziyordu.

Ötekileştirilmenin tüm yalnızlığını Ahmet Kaya’nın yurt dışındaki yaşamı ve arayışlarıyla belgeselde tek tek önümüze dökülüyordu. Kamuoyunca PKK yandaşı organizasyonlarda ve konserlerde boy göstermesi yadırgansa da Kaya’nın bilinen düşüncelerinin aksine bir grubun kucağına itenlere ait günahı, hangi adalet terazisi tartacaktı?

Mutsuz bir Ahmet Kaya vardı, memleketinden uzakta ve tüm medyatik infaza ve karalamalara rağmen “Ben hiç örgütlü olmadım. Biz ülkeyi bölmek için değil birleştirmek için vardık.” diyen.

Bir televizyon kanalında “Türkiye’ye dönmek istiyor musunuz?” sorusuna, “Orası benim toprağım memleketimden besleniyorum ben.” cevabıyla yüreğindeki masum özlemi ifade edecek cümlelerin peşinden gitmekten de inadına vazgeçmiyordu Kaya ve ekliyordu: “Bu ülkeyi sevmeyen namussuzdur. Biz bu ülkeyi böldürmeyeceğiz, şerefim üzerine yemin ederim. Kimse endişe duymasın, şerefimiz üzerine yemin ettik, bu ülkeyi böldürtmeyeceğiz. Türkiye Türkiye’nin halklarınındır.”

Ümit Kıvanç’ın Uçurtmam Tellere Takıldı isimli belgeselini bulmanız mümkün değil, yalnızca www.ahmetkaya.com internet adresinden izleyebilirsiniz. Bence geç kalmış değilsiniz. Bugün gelinen noktanın dün nasıl bir süreç sonucu ortaya çıktığını tüm yanlarıyla hâlâ görme şansınız var. Peki, toprağının kendisini var ettiğine inanan Ahmet Kaya’nın bir ecnebi mezarlıkta yatıyor olmasının -en azından- vicdani hesabını kim verecek?

Ahmet Kaya, belgeselde kendisine yapılan kışkırtmayı şu sözlerle özetliyordu: “Türk halkını bana değil, Türk halkını Kürtlere düşman etmeye çalışıyorlar.”

Bu sözlerin ardından 11 Şubat 1999’daki Magazin Gazetecileri Derneği’nin törenindeki çıkış yansıyordu ekrana: Kaya son projesinde Kürtçe bir şarkı okuyacağını belirtiyordu ve sonrasında havada çatallar, bıçaklar uçuşuyor, onlarca sanatçı ona karşı sahneye çıkıyordu. Ertesi gün ise vatan hainliğinden dem vuran manşetler bu toprağın ozanlarından birini ötekileştiriyordu. Dönemin Hürriyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök’ün kurduğu, “O gecede her şey güzeldi. Bunların içinde bir tek çirkin adam vardı. O da Ahmet Kaya idi…” cümleleri hâlâ kulaklardaydı. Hakeza Özkök’ün yıllar sonra büyük bir prodüksiyon(!) esliğinde Ahmet Kaya’nın mezarına gidip helalleşme çabası içerisine girmesi ve bunu gazetesinde haber yaptırması da ne kadar samimiydi, buna da siz karar verin artık.

HANİ BENİM GENÇLİĞİM 

Hani benim sevincim nerede;
Bilyelerim, topacım,
Kiraz ağacında yırtılan gömleğim?
Çaldılar çocukluğumu habersiz…

Penceresiz kaldım anne,
Uçurtmam tel örgülere takıldı…
Hani benim gençliğim nerede?

Ne varsa buğusu genzi yakan,
Ekmek gibi, aşk gibi,
Ah, ne varsa güzellikten yana,
Bölüştüm, büyümüştüm.
İçime sığmıyordu insanlar…


Bu ne yaman çelişki anne,
“Kurtlar sofrasına” düştüm…
Hani benim direncim nerede?

Hani benim övüncüm nerede;
Akvaryumum, kanaryam,
Üstüne titrediğim kaktüs çiçeği,
Aldılar kitaplarımı sorgusuz…

Duvarlar konuşmuyor anne,
Ve açık kalmıyor hiçbir kapı…
Hani benim gençliğim nerede?

Daha kapılmamışken rüzgara,
Tatmamışken rakıyı,
Şiire yeni-yeni başlamışken,
Koştum, dağlara koştum;
Daha öpmemişken hiçbir kızı…

Yağmurları biriktir anne,
“Çağ yangınında” tutuştum…
Hani benim bilincim nerede?

Yusuf Hayaloğlu 

Yazı – Rasih Yılmaz

Önceki
Labirent