Okur Yazısı Merve Yılmaz

    Saçları sağa sola dağılmış, gözlerinden uyku akar halde, bir elinde kahvesiyle kendisine adeta “Senin uyumaya hakkın yok!” der gibi yürüyordu profesör. Hastanenin yataklı servisine çıktı. Serviste yatan hastaları tek tek ziyaret ederken bir yandan da elindeki hasta listesini kontrol ediyordu. Öyle ki sabaha kadar araştırma ekibiyle tedavi yöntemleri için kafa yormuş ama bir netice elde edememişlerdi.  Buna rağmen çaresizlik hissini belli etmeden odaları bir bir geçiyordu. Burası ne dahiliye servisiydi ne cerrahi ne de onkoloji. Bu  hastalık, bilinen hiçbir alana girmiyordu. Adı, dört maymun hastalığıydı.

    Görmedim, duymadım, bilmiyorum cevapları, önceden insanların vicdansızlık ve duyarsızlık hallerinde sergiledikleri tavırdı. Buna, üç maymunu oynamak denilirdi. İnsanlar artık üç maymunu oynamıyorlar. O eskide kaldı. Dördüncü maymun var şimdi. Hem de epeyden beridir var. Dördüncü maymun diyor ki “Görüyorum, duyuyorum, biliyorum, ama hissedemiyorum.” Bunun adı vicdansızlık değil. Vicdanın en derin noktasına kadar kuruduğu, sondajla dahi bir damla çıkarılamayacak hale geldiği safha bu. Göz görmesine, kulak işitmesine, akıl bilmesine rağmen hissedememek… Acıya, kedere, zulme, haksızlığa, ölüme karşı bir hissizleşme… Bu hastalığa neden olan mikrop vücuda sinsice yayılıyor. Tıpkı sinir uçlarının anestezi ile uyuşması sonucu ağrının sinirlerden iletilememesi, kişinin eli yansa dahi  acı hissetmemesi gibi bir şey bu. Uzun süre üç maymunu oynamaktan yorulmuş bedenler ve ruhlar uyuşuyor, artık bu hastalığa kapılıyor yani dördüncü evreye yakalanıyordu. 

    Profesör, hastaların dosyalarını incelerken asistanları, servisin hasta kapasitesinin dolduğunu aralarında konuşuyordu. Profesör, bütün hastaların kanında yoğun miktarda menfaat, korku, hırs, bencillik olduğunu görüyor ama bir türlü kan değerlerini normale döndüremiyordu.

    Peki, yok muydu bu hastalığın çaresi? Dördüncü evre kulağa kötü geliyordu. Sanki “Geri dönülmesi artık çok geç.” der gibi… Artık sinir uçları iletim görevini yapamayacak, o acıların hiçbirini kişi hissedemeyecek miydi? Değildir elbet. Mutlaka vardır vücutta mikroplarla savaşacak bir antikor. 

    Öte taraftan bir de bu dört maymunu oynayanların sebep oldukları yaralarından dolayı çırpınan, elleri bağlı insanlar vardı. Kimisinin elleri dört maymunu oynayanlar yani dördüncü evredekiler tarafından bağlanmıştı, kimisininki de onların sessiz kalışları yüzünden bağlıydı. Evet elleri bağlanmıştı ve sürekli gözyaşı döküyorlardı. Bu insanlar hayata kirpikleri titreyerek bakıyorlardı. Bunca acıya rağmen onları öldürmeyen şey ise umuttu.

    Belki de elleri bağlı insanların gözyaşları aka aka bir yerde toplanıp gökten yağacak ve o kurumuş vicdan kuyularına damlayacaktı. Yoksa dördüncü evreyi iyileştiren antikor bu gözyaşlarında mı gizliydi? Profesör bunu öğrenebilecek miydi? 

    Profesör yorgunluğunu atmak, zonklayan şakaklarını serinletmek için lavaboya gitti. Çeşmeden akan soğuk suyu hızla  yüzüne çarptı. Rahatlamaya çalıştı. Bir süre sonra kafasını kaldırıp eskimiş aynada dağılmış kır saçlarına baktı. Şakaklarından süzülen su damlaların usulca inişini izledi. Aklına şu mısra geldi,

    “Ağlayın, su yükselsin!  Belki kurtulur gemi.”…

 

Sonraki
Bibi