Davam gereği Almanya’dayım!

Yazı – Serkan Öztürk / İllüstrasyon – Harun Yusuf

Çocuklar babasının sevabını çekmeli, benim gibi günahını değil. Bir babanın bırakacağı en güzel miras, geride kalan evladına yük olmamaktır. Baba evladına arsa bırakır, ev bırakır, hiç olmadı özlemle anılacak hatıralar bırakır. Benim babam kan davası bıraktı. Hem kan davası mı kaldı bu devirde Allah aşkına? Kaldıysa bu piyango niye bana vurdu? Bilmiyorum…

Köyümüzde yaşarken babam, hasmını vurdu. Adam mezara, babam hapse girdi. Ben 7-8 yaşımdaydım o zamanlar, babam ‘Rahşan Affı’yla  çıkınca apar topar İstanbul’a göçtük. Çok yaşamadı babam, kolon kanserinden öldü. Biz hiç tanımadığımız bir şehirde bir başımıza kaldık, annem ve  iki kız kardeşimle… Dilim ve konuşma şeklim hep alay konusu oldu. Kendi ülkemde bir yabancı muamelesi görüyordum. Hep ötekiydim, hep oraya ait olmadığım hissettirildi. Kısaca İstanbul göç alıyordu, İstanbullular buna çok alınıyordu.

Aradan yıllar geçti, köyden bir haber geldi. Hasmımızın küçük oğlu büyümüş, bizim izimizi bulmuş ve beni öldürmeye İstanbul’a geliyormuş. Töre gereği böyleymiş: Her aileden bir can! Anamı bir telaş sardı ve “Gaç oglum!” dedi. Ben, “Olayın benle ne alakası var? Beni niye öldürüyor? Adamla hiç bir şey yaşamadım ki… Çok saçma.” deyip “Hepimiz kardeşiz, bu öfke ne diyeee!” şarkısını söylemeye yeltensem de anam ısrar ediyordu. Ben de anamı ikna etmek için devam ediyordum; “Konuşurum oğlanla ana, ‘Beni öldüreceksin de eline ne geçecek? Öldürdün say, dön köyüne.’ derim.”

Anam ikna olur mu! Olmadı tabi.  “Oglum sen daha gonişmani temamlamadan bu oglan seni alnının ortasından furur. Gaç oglum, gaç!” dedi.

“Ana yapma, etme!” desem de anamın  gözyaşları içinde “Getmezsen vallah sana sütümi haram ederem.” demesiyle ben mecburen hazırlıklara başladım. Anam sütünü haram eder, babam sonunda ölüm olan bir dava bırakır. Ne biçim bir ailem var benim arkadaş? İnsan ölecekse daha kutsal bir davadan ölmeli. Siyasi bir dava olur, dini bir dava olur. Uğruna öldüğün zaman şehit olabilme olasılığı olan davalar var. Kan davasında hiçbir kampanya yok ki! Büyük kız kardeşim Gülçin, hiç gecikmeden içime su serpen şu sözleri döktü ağzından, “Gözün arkada kalmasın abi, git sen. Anama biz bakarız.” Yav benim derdim anam değil ki, kendimim. Hem bana kim bakacak? Tabi ben Gülçin’in bu ara gazını anlıyordum, ben evden gidince odama çökecek aşüfte. Töre gereği kız zorla evlendirilip kocaya gider, ben niye zorla gidiyorum? Yere batsın  töresi, adeti! Neyse mecbur tası tarağı topladım, bir arkadaşımın yardımıyla Almanya’ya kaçıp, iltica ettim. Asıl maceram, asıl hayatımın işkence safhası burada başladı. İlticam kabul görmedi. Kan davası, ilticanın kabulü için yeterli bir gerekçe değilmiş. Almanlar da biliyor kan davasının tırt bir dava olduğunu. A Rh pozitif dava mı olur? İlticam kabul görmediği için itiraz ettim. İtiraz edilip iş mahkemeye düşünce kafadan bir sene sürüyor. ‘Haym’da yani iltica kampında yaşamaya devam ettim. Alman devleti kampta kalacak yer, yemek, biraz da aylık verdi. Çok danke schön Merkel abla!

 

Neyse mahkemesi, itirazı derken bir yılı tamamlamak üzereydim. Eğer mahkeme itirazımı kabul etmezse anında deport edeceklerdi. Kararımın eli kulağındaydı. Bu arada hasmımın oğlu mahallemize kadar gelip beni soruşturmuş. Bazı günler evi dikizliyormuş it herif. Öyle dedi Gülçin. Türkiye’ye de dönemem. Kampta İsmail’le tanışmıştım. İsmail, 2,5 senedir burada. İlticası kabul edilmiş. Kendi deyimiyle Kürt olduğu için devlet baskı ve işkence yapıyormuş, yaşamak için mecburen kaçmış. Öyle anlatıp almış ilticayı. Aslında Bursalı kendisi, ama bu hikayenin prim yaptığını duyunca böyle söylemiş, o saat almış oturumu. Ulen asıl ben Kürt’üm! Doğruyu söyledik diye hata mı ettik? Hata etmişim İsmail’e göre. İlk önce ona danışsaymışım, bir formülünü bulurmuş. Formül İsmail, kampın koğuş ağası. Oturum aldığı için popüler. Her yeni gelen buna danışır, evrakını falan doldurur, 3-5 Euro alır yolunu bulur. Olur olmadık akıl verir kamptakilere. Mesela deport edilecek birine “Psikolojim bozuk de, bayıl. Olmadı intihar!” dedi. O gece kampın çatısından attı kendini bu eleman. Az kalsın ölüyordu, Allah’tan kamp iki katlı. Biraz kırıkla kurtulduğu bu eyleminden oturum alarak döndü.

İsmail’in popülerliği tavan. Afgan yaşlı bir çift vardı. İsmail’in tavsiyesine uyarak 56 yaşındaki kadın hamile kaldı. Kocasına, “Yenge  hamile olursa deport etmezler.” demiş. Gerçekten de edilmediler, kaldılar. Afgan çift doğacak çocuklarına İsmail ismini koyacaklarını söylediler gözyaşları içinde. İyi de ben ne yapacağım? Almanlar, sistemlerindeki boşlukları keşfeden İsmail’in muhteşem oturum aldırma stratejilerini çözmeye başladı. Şartlar iyice zorlaşıyordu. “Almanlar olaya ayıktı.” dedi İsmail. Merkel’in “İsmail Yasası” çıkartması an meselesi. Bana “Senin mahkemeden bir şey çıkmaz. İltican kabul olmaz yani, ama iş bulursan kalırsın Almanya’da. İş bul sen, iş!” dedi. Bana bulduğu formül, iş bulmaktı.

Harıl harıl iş aramaya başladım, ama hep aynı problemle karşılaşıyordum: Belli bir seviyede dil bilme zorunluluğu. Ben ise Almancayı öğrenemiyordum, o belli bir seviyeyle aramızda uçurum vardı. ‘Belli bir seviye Almanca’ öğrenme özürlüsüydüm. “Kurslara git.” dediler. Kampta bedava kurs vardı, gittim, yok olmuyor. Öğrendiğim her şey üfleyince dağılan Karahindiba çiçeği gibi aklımdan uçup gidiyordu fakat acilen iş bulmalıydım.

İş başvurum esnasında kullanabileceğim Almanca, “İş arıyorum, iş yerinizde çalışmak istiyorum.” gibi bir iki cümleyi ezberlemiştim ve gülerek bunları söylüyordum. İsmailAlmanya’da güler yüz her zaman puan kazandırır.” dediği için ben gülen yüz emojisi gibi gidiyordum görüşmelere. Karşı tarafın ne dediği hakkında hiçbir fikrim yoktu. Her ne derse ben gülerek  “ja” yani evet diyordum. Yine İsmail’in yabancı işçi alıyorlar diye yönlendirdiği bir yere gittim. Karşımdaki kadına iş aradığımı anlatan dilekçemi verip devamlı ezberlediğim cümleleri söylüyordum. Bir şeyler söylerse “Almancayı bilmediğimi” söylüyordum. Kadın ilk başlarda tebessümle bir şey söylüyor, ben ondan daha fazla mutlu gözükerek Almancayı bilmediğimi yineliyordum. Kadın biraz sonra sinirlendi, hiç nefes almadan mavi gözlerini büyüterek ve yüzü kızarmış bir halde ;

“Vibırahınkaynearbaytadasistaynehomosekzullefeaynigung!”

dedi. Ne dediğini anlamadım tabi. İsmail sıkışırsan, “Schreiben Sie bitte.” de dedi. Yani “Yazar mısınız lütfen.” Kadın iç çekip dediğini hızla yazarak kağıdı verdi;

Döndüm İsmail’e. O da ilk başta çözemedi. İnternetten çevirdi. Şöyle yazıyormuş kağıtta: “Wir brauchen keine Arbeiter. Das ist eine homosexuelle Vereinigung!” Yani “Bizim işçiye ihtiyacımız yok. Burası eşcinseller derneği!” Yanlış adrese gitmişim. İş aramak için eşcinseller derneğine giden ilk işçi adayı olarak tarihe geçmiştim. Muhtemelen ilk önce kadın, eşcinsel olduğumu düşünerek bana sorular sordu. Ben artık neye “ja” dediğimi hiç bilmiyorum. İsmail’in o ara gözleri ışıldadı ve

“Aslında iyi fikirmiş ha!” dedi.

“Ne?”

“Keşke iltica başvurusunda ‘eşcinsel olduğunu, ülkene dönersen ailenin seni öldüreceğini’ deseydin. Çok acele ettin ya… Kan davası nedir? Kötü Yeşilçam senaryosu gibi. Neyse kampa bugün İranlı bir genç geldi. Ona iltica için bir hikaye lazım. Ona satarım bu eşcinsel hikayesini.” dedi ve keyifle sırıtarak gitti. İsmail hayvanı benim üzerimden müşterisinin işini görüyordu.

Neyse ertesi gün asıl yere gittim ve Allah’tan görevli memur Türk’tü ve bana yardımcı oldu. İş için yabancı çalıştırma kontenjanlarının olduğunu ancak B1 dil sertifikası getirmemi söyledi. Benim o sertifikayı almam en az 6 ay. İmkansızdı ve keyfim iyice kaçmıştı.

Ülkemde aksanım yüzünden dalga geçiliyordu benimle. Almanya’da yeterli dil seviyem olmadığı için yetersizdim. Haklısın Orhan baba; “Dil yarası en büyük yara imiş.”

Kampa döndüm. İsmail sırıtarak “Senin için de bir formül  buldum  oğlum!” dedi ve dil öğrenmeye elverişli olmadığım belgem olursa dil probleminin ortadan kalkacağını söyledi.

“O nasıl olacak?” diye sordum.

“Dilini kes!” dedi…

O an onu öyle bir söyledi ki yüzünde aptal bir tebessümle sanki dilini kes değilde saçını kes gibi söylüyordu. Dil bu arkadaş,  kökü zaten bende tekrar uzar diyerek kesebileceğim bir şey değildi ki!

“Nasıl kesiyim lan? Olmaz öyle şey. Hay sıçıyım senin bulduğun formüle İsmail!”

“Dilini kesersen, dilsiz olursun. Kalırsın. Türkiye’ye dönersen hasmın tarafından vurulursun. Ölürsün. Sen seç!” dedi.

Haklıydı. Ölümün yanında dilin gitmesinin adı olmazdı. Zaten ne işe yarıyordu ki? Hep başıma iş açmıştı bu dil… Dilimi kesersem konuşma kabiliyetimi kaybedecektim. Almanca öğrenme zorunluluğum kalkacaktı.

“Engelli kontenjanından falan iş bulur, kalırsın.” dedi İsmail.

Dediği mantıklıydı. Kampta bir kolu olmayan Sivaslı temizlik  görevlisi vardı ve Almancası da yok denecek kadar azdı. Yine de maaşlı bir işi vardı. Mecbur İsmail’in dediğini yapacaktım.

“Kesmeden önce iyice alkol al, acısını hissetmezsin” dedi. Biz İsmail’le kamptaki benim odamda 3-4 saat içtik. İyice sarhoş olmuştuk. Türkü söyledi o, ben Kürtçe bir ağıt… Birbirimize sarılıp ağladığımızı hatırlıyorum. İsmail gitmeden bana gümüş renkli bir makas verdi “İyi makastır, iyi keser.” dedi. Kalan içkiyi de bitirip, kendimi topladım ve dilimi kestim. Kandan ve acıdan bayıldım. Ayıldığımda hastanedeydim.

Hemen dilime baktım. Sargılıydı. O ara İsmail geldi;

“Çok ucundan kesmişsin be oğlum.Biraz daha dipten alacaktın.” dedi. Ben, “Hau,huhhahhh huu?!” (Ne olacak  şimdi?)  diye sordum. İsmail “Doktorlar konuşma yetisini kaybetmez ama peltek olur dediler. Peltek bir Kürt olacan.” dedi sırıtarak.

“Nahahhuhaahuuah!” (Allah belanı versin İsmail!)”

Gerçekten de öyle olmuştu. Hatta peltekten öte bir durumdaydım. Konuşma kabiliyetimin yüzde kırkı gitmişti. Bazı harfler çıkmıyordu.Yine de bu formül B1 sertifika alma zorunluluğumu ortadan kaldırmıştı. Almanca konuşsa bile anlaşılmaz denilerek “Dil öğrenme zorunluluğundan muaftır.” belgemi aldım. Kendime gelince iş aramaya koyuldum. Bana yardımcı olan Türk’ün çalıştığı yere tekrar gittim. O da işin içinden çıkamadı. Engelli kontenjanı vardı ama ben o derece engelli biri değildim. Meseleyi amirine danıştı. Amiri meseleyi başından savarcasına Gebärdenschüle’ye gidip belge almam gerektiğini söylemiş. “O ne?” dedim. “Dilsizler okulu” dedi. Yani el işaretiyle konuşmayı öğrenecektim. Dilime öğretemediğim Almancayı parmaklarıma öğretecektim. Bu Almanlar, Almanya’da kalabilmem için bir uzvuma illa Almanca öğreteceklerdi.

Durumu İsmail’e açtım. Formül İsmail kağıt bardaktaki kahvesini yudumlayarak:

“Yapcak bişey yok abicim, 2-3 parmağını kesecen. Parmağın eksik olursa işaret dilini öğrenemezsin!” dedi. Ben usulca İsmail’den bardağını alıp kenara koydum, yüzüne baktım ve  birden boğazını sıkarak, “Teni ketevim lan, öldüvüvüm teni!” (Seni keserim lan, öldürürüm seni!) dedim. Biz İsmail’le didişirken kampın Müdürü geldi ve BAMF’tan yani devletten mektubum olduğunu söyledi. Hemen açıp baktık. Mahkeme itirazımı kabul etmişti. 3 yıllık oturum almıştım. Nasıl olduysa bir şekilde kabul etmişlerdi itirazımı. Biraz önce boynunu sıktığım İsmail’le göbek atarken buldum kendimi. İsmail’e göre dil kesilmesi yüzündendi. Potansiyel intihara meyilli kişi olduğumu düşünmüşlermiş. Aman ne düşündülerse düşündüler. Aldım ya oturumu benden iyisi yoktu ama mutluluğum bir gece sürdü.

Ertesi gün Gülçin aradı.

“Problem tamamen bitti ağbi. Dönebilirsin vatanına.” dedi.

“Natıl oltu o ya ?” (Nasıl oldu o ya?) dedim.

Annem aldı telefonu;

“Dön gel artık, gözümin nuri” dedi.

“E, hatmın oğluna ne oltu?”  (E hasmın oğluna ne oldu?) değince telefondan şöyle bir erkek sesi yükseldi “Ben de burdayam kayinço.”

“Ten kimtin lan? Ne avıyovtun evimte?” (Sen kimsin lan? Ne arıyorsun evimde?)

Bu hasmımızın oğluydu. Bizimkiler benim dil kesme olayını duyunca, oğlan delirdi diye düşünmüşler. Gülçin o dakika evin karşısında soteye yatan hasmın oğlunu bulup ağzına ne geldiyse söylemiş. Hayatımızı mahvettiniz, abim senin yüzünden delirdi falan filan… Basmış gitmiş sonra. Hasmın oğlu hiçbir şey diyemeden kalakalmış ama o dakika vurulmuş Gülçin’e. O derece abayı yakmış ki, bir hafta sonra elinde çiçekle kesmiş yolunu Gülçin’in, “Dönmüyom köye. Reddediyem ailemi de. Yeter ki benimlen evlen.” demiş. Bizim Gülçin zaten evlenmeye dünden razı. Gidip anamın elini öpmüşler. Anam hem damat bulduğu hem de benim hayatım kurtulduğu için ‘oluru’ vermiş. Töre usulünce davalı aileler birbirinden kız alıp verirlerse dava otomatikman düşüyor, sulh oluyormuş. Eski hasmın oğlu yeni enişte adayı benim odaya yerleşmiş bile. Bunu duyunca iyice dellendim ve

“Tönmüyovum!” (Dönmüyorum!) dedim.

Anam, “Adet gereği yüzikleri senin tahman lazim. Başimizda bir erkek olarak bulunman lazim.” dedi. Ben, “Batlavım tizin adetinide, gelmiyovum” (Başlarım sizin adetinize, gelmiyorum!) deyince annem ağlayarak altın vuruşunu yaptı, “Vallaha  gelmezsen sütümi haram ederem!”

Bu süt ne menem bir şey arkadaş, durmadan sütle tehdit ediliyorum. Üstelik sütü de hiç sevmezken. Hem İslam’da helaller haramlar belli değil mi? Ne ara “anne sütü” kategoriye girdi?

Hay Allah’ım! Öfff… Ortada kalmıştım. Bu kadar olaydan sonra oturum almıştım, ama burada kalmamı gerektirecek bir durum kalmamıştı. Ülkeye dönmek en iyisiydi. Almanya Almanca bilmeyen peltek bir Kürt’ü ne yapacaktı? Bu arada Afganların çocuğu doğdu. Kız olmuş. İsmail koydular adını. İsmail “keşke anamın adını koysaydınız” dedi.

“Keşke” dedim kampın ortasında iç çekerek, “keşke saçma sapan töreleri olan bir toprakta doğmasaydım!”

Yazı – Serkan Öztürk

İllüstrasyon – Harun Yusuf