Okur Yazısı – Pelin Şeyhun

Duvarları ölçerken buldum kendimi, geçen gece. Acaba soldan başlayıp sağa doğru kurşunlasalar duvardaki çelik korur muydu evin içini? Yavaşça babama yaklaştım; “Baba, duvarın içinde tam olarak ne var?” Pek de dikkat etmeden beton duvar olduğunu ima etti, içinde çelik falan yokmuş. Biraz daha devam etti bu paranoyakça sıkıntı içimde. Ki dört yıl geçmiş kıyametin üstünden. Artık olmamalıydı sıkıntım! Tabi o zamanlar duvarları sorgulamazdık. Duvarlara güvenmezdik bile.  Annem geceleri uyumazdı pek ve araba sesi geldiğinde yerinden sıçrardı. Kaçıyorsun, saklanıyorsun bir şeyden ama neyden? Kimse bilmiyor. Suçlu kaçar, fakat kim kovalar? Hayır, evde çöpe atılmaması için kavga çıkan dolarlarla alakalı değil bu kaçış. Kendi paramızı çöpe atacak kadar korkmamızdır belki de saklanış. Suçlu muyuz? Bilmiyordu kimse aslında. Korku varsa suç da vardı ortada. En azından yıkılmasına ramak kalan eğitim sisteminde öğretilen buydu.

Bizim eve çıkan mermer merdivenin koridorlarında her bir fısıltı yankılanır. Ayak sesleri ise gayet nettir. Boyum kapının gözleme deliğine yetişmezken, eve kimin geldiğini ayak seslerinden anlardım hep. İnsan yetenekli varlık. İnsan tamamen yaşamakla, yaşayabilmekle alakalı… Neyse! Annem çıkarken merdivenlerden o gün, o daha yolu yarılamamışken açıverdim kapıyı. Önümde olan annem, ama ayak sesleri… Yavaş yavaş çıkıyor. Yüzünde bir beyazlık var. O zaman anlıyorum, eğer seksenlerinde ölümüne merdiven dayamış biri bu merdivenleri çıkacak olsaymış sesi böyle olurmuş. Ama gülüyor. Niye gülüyor ? “Tebessüm denilen şey bu olsa gerek.” diye geçiriyorum içimden. Çok kırgın bir gülüş bu. Bir şey olmuş. Belki de çok şey olmuş.

O günlerden beri zaman geçmiş. Kaç kez bahar, kaç kez kış gelmiş. Bu mevsimler bize ne öğretmiş? Etrafıma bakacak olursam, zamanında yangın yeri olan bu ocaktan bozma modelde ülke, biraz daha sakinleşmiş. Bak yine milli bayramların birbirini kovaladığı zamanlar gelmiş, herkes balkonundan koca koca bayraklar sarkıtmış. Ama bu kez asmamış bayrağı milliyetçi damarı arşı aşan babam. Söz bile etmedi. Çekmecede en üstte dururdu hep, bayram geldiğinde illede bana çıkartırdı bayrağı. Temiz kokardı, yumuşatıcıyla karışık deterjan… Bu kokuyu uzun süredir duymadım. Aynı en sevdiğim arkadaşımın kokusu gibi. Gariptir, okulun son günü kötü ayrılmıştık. Bir de leş gibi terlemişti fakat, o karne günündeki hüznüm beni ona illede sarılmaya itmişti. Her ne kadar beni itse de geri, pişman mıdır ki? Belki de hissediyordum bir günde bütün öğretmenlerimin izini kaybedeceğimi. Bütün arkadaşlarımla bağlarımın kopacağını.

O günden beri her şey daha bir betona benziyor. Belki de annem bu yüzden ormanlık alanlara hayranlık duyuyor. Belki hücrede değil, ama etrafı koca koca korkularla çevrilmiş dapdar bir ülkede. İnsan sanırım konuşamadığı yerde soğuyor. Konuşamadığı yerden de soğuyor. Ama gerçekten! Ellerim, ayaklarım bir önceki günden hep daha soğuk. Her özgür gözüküp özgür uyanmadığım sabah, canım daha da betonlaşıyor. İnsanların can yakıcı sözleri kurşun gibi bedenimi delip geçmesin geçmiş yıllardaki gibi diye. Hem dıştan içeri kurşunlar girmesin, hem de içten dışarı sustuklarım çıkmasın diye.

Sus payı… Bunun bile vergisini veriyoruzdur Allah bilir!

Susmak!..

Fakat insan konuşmak için yaratılmadı mı? Öyleyse koca bir ülke nasıl aynı anda dilini konuşurken dilini unutabilir! Eskiden “memleket meselesi” denilirmiş böyle şeylere. Tabi ben bilmem. Küçüğüm ben. Sadece 16 yaşında.

Susmayı bilirim belki de sadece. Susmayı bilirim ama konuşana kadar. Belki de susmayı unutana kadar. Betonlaşmış dilimin bağlarını çözerim belki, kimse duymaz demeden. Her şeyi duyan ve her şeyi gören, her şeyi yerine ulaştıran “O” dur diyerek…

İnsan, korkusunda hapsolmaya mahkum varlık. Dili olan ama dilini kullanmayan varlık. Bu arada söylemiş miydim? Duvarları ölçerken buldum kendimi geçen gece. Acaba soldan başlayıp sağa doğru kurşunlasalar duvardaki çelik korur muydu evin içini? Yavaşça babama yaklaştım, “Baba, duvarın içinde tam olarak ne var?” Pek de dikkat etmeden beton duvar olduğunu ima etti. İçinde çelik falan yokmuş.

Yazı – Pelin Şeyhun