Yazı – Serkan Öztürk

Bu gece, şehrin birinde,

tüm şehirler gibi akar hayat…

Ama bu şehirde duyulan sadece gürültüdür, insan sesi duyulmaz pek,

daha fazla çıkar aygıtların, yaşamayanların sesi.

Korna sesi.

Tramvay sesi.

    Pavyondan gelen müzik sesi.

      Cırcır böceklerinin sesi.

        Öksürük ve tıksırık sesi.

           Damlayan su sesi; şıp şıp…

             Maraş dondurmacısının vurdukça çıkan çıngırağının sesi.

                Fokurdayan çaydanlık sesi, vesairesi…

Ve değmez hiçbir hayat bir başkasına…

Yaşamaya değmez hayat bazılarına.

Kendi kendine yaşanır hayat, geçer zaman.

Odaklanmış televizyon izleyenler,

koca masada tek başına yemek yiyenler,

bir evin önünde durur birkaç çift ayakkabı,

onlarca sandalye boş sadece birinde dolu. Onda da oturur ayyaşın teki, bitirirken şarabı.

Evlerde birbiriyle sanki küs insanlar. Hepsi ayrı dünyalarını yaşamakta…

Aynada kendine bakıp saçını tarayan anne,

tuvalette gazete okuyan baba,

bilgisayar başındadır oğlan çocuğu,

kız çocuğu cep telefonundan kendi resmini çekmeye çalışmakta…

Yan komşu yazdı bir şeyler kağıda, kağıt masada, kendi çıkar sandalyeye, bakar sallanan ipe, belli ki kendini asmaya niyetlenmekte.

O apartmanın önünden geçti şimdi ayyaş.

Yerde son demlerini yaşayan  bir izmarit.

Ayyaş aldı izmariti, çekti bir fırt ama söndü, çıkmadı bir nefeslik. Attı ayyaş başka izmaritlerin bulunduğu bir torbaya.

Kafede bir başına kitap okuyan adam kahvesini yudumlamakta. Yani kitaptaki kahramanlarla konuşmakta.

Camide saf. Safta üç kişi. Önde imam, arkasında üç kişi. Aralarında şeytan var mı görülmemekte. Varsa şeytanın camide ne işi var bilinmemekte…

Kalabalık bir orkestra coşmuş çalıyor ama ses camiye ait. Herkes şefe uyarak hummalı çalmakta ama duyuluyor imamın sesi. Şef sinirli, çalanlar sinirli. Şef ne ağzını ne de yüzündeki bir mimiği kıpırdatmakta…

Cami yine üç kişilik cemaat caminin ortasında, tesbih çekerler, duyulur şimdi orada orkestranın sesi.

Düğün yeri… Ses duyulmuyor hiç. Sessizlikte insanlar oynamakta. Masalarda oturan misafirler oynayanları seyretmekte… Gelin damat öyle donuk karşıya bakmakta.

Orkestra şimdi hiç çıkmaz sesi. Seyirci öylece dinler konseri.

Duyulur bir kilit sesi.

İmam efendi camiden çıkarken kilit üstüne kilit vurur kapıya, ayyaş seyreder imamı…

Ayyaş sorar; Ateşin var mı?”

İmam duymaz, belki duymazdan gelir, gider cevapsız.

Arkada ulur bir sokak köpeği.

Televizyonun sesi,

   sifon sesi

    siren sesi,

     damlayan su sesi,

       alev alev yanan doğalgazın harıltısı,

           kavgalar, anlamsız uğultular.

              Ağlayan bebek sesi.

Gülen pek yok bu şehirde…

Sustu köpek, zaten hayvanlar bile hayvanlıklarını yapıp hırlamıyorlar. Sanki  uyuşturucu müptelası hepsi, uyuşuklar…

Şimdi bir rüzgarın sesi net bu şehirde,

bir de rüzgarın sesiyle kıpırdayan yapraklar…

Rüzgar gezinir sokaklarda, kıyafetlerde ve saçlarda… Süzülür dallardan kopan yapraklar. Doğayla dans eder rüzgar adeta…

Ayyaş bir mezarlıkta. Bakar bir mezar taşına ve sorar;

Ateşin var mı?”

Cevap vermez mezarda yatan ya da soruyu sevmez.

Bu şehirde konuşan yalnızca cihazlar, aygıtlar…

Ayyaş trafiğin yoğun olduğu bir yolda karşıdan karşıya geçmeye çalışmakta. Gördüğü yalnız arabalar ve onların irili ufaklı farları. Fluya düştü gördüğü, bir fren sesi duyuldu, yere yığıldı ayyaş.

Araba durmadı, geçip gitti.

Ayyaş kımıldamıyor ama mırıldanıyor bir şeyler…

Bir sinema salonundan çıkan insanlar.

Çift yok hep tek tek çıkan insanlar. Mutsuz… Oysa film komediydi.

Bir araba geçti oradan. İki koltuklu. Birinde şoför, öbüründe camdan bakan köpek.

Bizim ayyaş yerde yığılı öylece. Trafik aynı şekilde akmakta, ilgilenen yok ayyaşla.

İşte o anda gider ansızın elektrikler!

Karanlık çöker şehre.

Sessizlik çöker.

Fişi çekildi şehrin sanki.

Karanlığın içinden sesler duyulur;

-Ne oldu?

  -Elektrikler gitti.

    -Ateşin var mı?

Kibrit sesi ve alevi…

Mumlar yanar irili ufaklı, aydınlatır insanları yanan mumlar…

Ev halkı birbirine bakar.

Bir görevli yakar elindeki feneri. Fener yanınca görür ona bakan orkestra ve seyirci.

Görevli söyler şefe,

“Elektrikler tüm şehirde gitti.”

Trafikte tüm arabalar durmuş, hiçbiri çalışmamakta. Birer birer iner insanlar araçlarından.

-Ne oldu?

  -Bilmiyorum çalışmıyor.

     -Benimki de.

        -Herkesin arabası aynı anda mı bozuldu?

Konuşmaya başladı insanlar baş gösterince problemler.

Sorular sormaya başladılar birbirlerine gidince elektrikler.

Eksik olunca çıkar tüm eksiklikler.

Yolunda gitmeyince bir şeyler, yolunda gitmeyen tüm şeyler gözükür göze.

Merakla etrafına bakar insanlar düğün yerinde. Neden gitti elektrikler diye. Cep telefonları bile çalışmıyor. Homurdanır insanlar. O esnada, karanlık içinde yanık yanık bir türkü duyulur. Mumlar yanaştırılır türkünün geldiği yere, damat söyler türküyü. Gelin tebessümle seyreder, türkünün çıktığı yüzü.

Şehrin karanlığına yayıldı bu türkü.

Yürümeye başladı insanlar, gitmek istediklere yere varmak için. Yürürken muhabbet ettiler.Güldükleri bile duyuldu.

Sönmüş gecede duyulur insan sesi. Rüzgar gezinir saçlarda. Yağmur rahmetse, rüzgar rahmetin nefesi.

Geçti usul usul saatler. Saatler en çok geçmeyi sever.

Güneş ağarmaya başlar, ezan sesi duyulur şimdi.

Ayyaş kalkar yerden, bakar etrafına.

Der geveleyerek:

Yine yatarken parkta, gördüm saçmasapan bir rüya. Yeryüzü benim memleketim. Parklar yatağım ya.”

Güler bu sözüne. İnsanın en çok kendine güldüğünü bilerek. Yürür biraz, ardından karıştırır çöpleri. Yapar açık büfe kahvaltısını.

Ambulans sesi duyulur uzaktan.

Ev halkı uykusunda. Mışıl mışıl uyumak artık sadece masallarda. Ev halkı yan komşusunu mışıl mışıl unutmakta.

Yan komşu asmış kendini, cansız bedeni evin ortasında sallanmakta. Komşusu açken tok yatanın durumunu bilirdik, acep komşusu kendini asarken çok yatanın  ne düşer bahtına? Orası muamma…

Rüzgar süzülür pencereden eve, kendini asan adamın kime yazıldığı belli olmayan mektubu masada kıpırdar hafiften.

Kim bilir ne zaman okunur o mektup ve bulunur sallanan adam?

 

Yazı – Serkan Öztürk

Sonraki
Koş!