Okur Yazısı – Süheyla Yıldırım

Sevgili Annam,

“Biliyor musun minicik bembeyaz ellerin var senin. Çehren, boşluğa bakışın neler anlatıyor ‘İnsanoğluinsana’ bir bilsen.”

Nasıl hitap edeyim, nasıl kelamıma başlayayım, bilemedim. Kaç kez, kaç türlü üslup ile cebelleştim bir bilsen. İnsan olan ve insan kalmak için direnen, savaşan tarafım kalemi aldı eline, sözü doladı diline. Çünkü sen ancak bu sıcaklığı tanıyabilir ve anlayabilirdin sadece. Latif ve deruni birkaç kelamdan biri olan ‘Sevgili’ nidasını yamayınca isminin yanına, parçalanan dünyanın bu denli kolay olabilir mi affını dilemek? Sözlerimin yanına kaynağından akıp gelen daha pek çoğunu da eklemek ve haykırmak istedim. Ama daha fazlasına yok cesaretim. Bilirim, bilirsin sen Çivitliğin Kokusunu.

Dinle güzel Annam; biz medeni hatta en medenileriz (!) Savaşırız, savaşırız sonra yine savaşırız. Sonra yine. Sonra bir kez daha… Bir kez daha… Sanki ilk kez savaşıyormuşuz gibi, sanki hiç savaşmamışız gibi… Parçalayıp parçalayıp onarmaya çabalarız afları gaflarımıza. Gülme halimize Annam! Hayır istediğin kadar gülebilirsin, katıla katıla hem de. Başka ne yapabilirsin ki medeniyetzedelerin karşısında?

Birkaç latif/derin(!) kelimenin beline bu ağır yükleri yükleyince ‘keşke’ temizleyebilseydi bütün kirleri. ‘Keşke’ yollarını aradığımız cennetin vicdan krallığından geçtiğini bilseydik. ‘Sevgili’ demem ne anlama geliyor belki de bilmiyorsun Annam? Sen kimsin? Biri misin, bir şey misin? Hayal misin meyal mı? İnceden inceden sözü imbiğinden geçirmek için seçilen misin yoksa? Ne önemi var Annam, ne önemi var! Sonsuz hikâyelerin en gerçek halisin. Kimlik, kim olduğunu bilmek; aslında sen kim olduğunu değil ne olduğunu da bilmiyorsun. Çünkü bilmemeliydin, yok sayılman için.

Medenilerin (!) kâbusu ilan edildin. Annam affedebilir misin Ruh Yiyicileri? Sen affedersen, affedebilirsen belki umutları olabilirsin medeniyetlerine. Kim bilir, belki…

Güzel Annam; beş yıl biçtiler ömrüne. Beş yıl hiç açılmadı yüzüne kapılar. Sevgin kapılardan sızar ve ruhlarını esir alırsın diye korktular bembeyaz yüzünden. Biliyor musun Annam; çok korkaktır o medeniler, hem de çok!

Pencere bilmedi pencere olduğunu, karşısına örülen duvarı gördükçe. Korktular; “Ya gözlerini tanır ve güneşi görürsen?” Beş yıl; sadece bir kadın gördün karanlıkta hayal meyal. Aynı saatlerde yaklaşırdı ayak sesleri. Bir tek o zaman emniyet ve sevgiye karışan isimsiz şeyler kabarırdı adını bilmediğin yerlerde. Onun elinden bir şeyler akardı suratındaki boşluğa doğru, tadını anlayamadan. Beş yıl; karanlıktan gelen kadın üst kattaki ‘ölü ruhlardan’ gizli gizli besledi seni, ölmeyecek kadar. Elinden gelenin sadece bu olduğunu zannedecek kadar. Beş yıl; hiç bilmedin acıkmanın ne olduğunu, acıkınca ağlamayı, yediğinin mısır ekmeği, içtiğinin çorba olduğunu. Ölümün beklenildi eskilerin yığıldığı, bozulanların atıldığı bodrum odasında. Altından sehpayı çekemezler, minik bedenini yok edemezlerdi. Geçmemeliydin kapılardan ve bilinmemeliydin bu sebeple Annam.

Tutsak edildiğin bu izbenin tuğlalarından bir parça, üzerine oturduğun gıcırtılı sandalyenin ayağı, bileklerine sarılmış urganın teli ve karanlığın bir parçası olduğunu zannettin beş yıl. Nedir kirlenmek? Sabunla köpük nasıl yapılır? Hiç bilmedin. Evde koştururken kırdığın vazo ödünü kopartamadı hiçbir zaman. Odanın duvarlarına dünyanı resmedemedin, pastellerinle. Boyalarını tuttuğun elini ve minik parmaklarının adını, mahiyetini hiç öğrenemedin.

Beş yıl; inkâr edildin, yok sayıldın,  kendi varlığından bihaber olasın diye. Beş yıl; ne bir kez korktun, titredin. Ne bir kez sevindin, tebessüm ettin. Ne de bir kez ağladın “anne, anne!”  Kendi sesinin ne kadar yumuşak olduğunu hiç duymadın. Beş yıl; kovuldun cennet meleği olduğun halde, atıldın gayyalara, elmanın tadı, sürçenlerin taşları olduğun için.

Annam ne uzak ne de yakınsın zamana. Ne fark eder ha zamanın eskisi ha yenisi?  Dişlerinden kan damlayanlar her devrin satırlarında, saniyelerinde olmadılar mı? Varlığını bildiğimiz, izlerini sürdüğümüz bütün medeniyetlerin içinde gizlenmediler mi? Annam yalnız olmadın hiçbir zaman. Kimsenin öldüremediği minik bir bedeni görmedi mi gözler çıkmaz sokaklarda, çöp yığınlarında? Hayat bağın bağlanamadan dünyaya, geçemeden berzahından geri göndermek istemediler mi diğer masumları da? Yalnız olmadın Annam, yalnız olmadın hiçbir zaman.

Korkma daha fazla insansız mahlûklardan. Hiç korkma. Ruhlarını yavaş yavaş parçalayanlardan korkulur mu Annam? Bir gün tüm duvarları yıkacaksın. Bir gün hesabını soracaksın. Biliyor musun Annam o medeniler (!) çok korkaktır, çok da ahmak. Sen çok güçlüsün Annam, çok güçlü…

Gözlerin ne kadar da güzelmiş sevgili Annam. Ya büyükbabana benzeyen yeşil bakışların kapının ardında saklananları ısıtsaydı… Ya onlardan daha masum ve daha güzel olduğunu görebilseydiler. Beş yıl; öfkelerini kustular sevgi yerine o karanlık, kapısı unutulmuş odaya. Unuttular zamanla varlığını. Bir tek Karanlıktan Gelen Kadın unutamadı sana verdiği adını. Unutturamazlardı. Elmanın suyu gırtlağından inince, sen düştün aklına; “Ben ölebilirim ama Annam yaşamalı.’

Koşmalı, acele etmelisin. Anna onlar bacakların, ayakların senin. Zaman daralıyor, tanı onları hızlıca ve kullanmayı öğren.

Varsay ki yeniden ve yeni doğdun. Harikulade zihninden çıkar sil o karanlığın üzerine biçtiği çirkin elbiseyi.

Çığlıklarını keşfet, düşünce kanayan dizlerini hisset ve ağla katıla katıla. Gözyaşlarını öğren; onun tadı tuzundadır Annam.

Yeniden, bir kez daha başla yaşamayı öğrenmeye. Sana adını veren, Ölü Ruhlara Karşı Gelen eritti kilitlerini karanlık odanın.

Durma, vicdan krallığının kapıları açılmışken.

Haydi koş!

Yazı – Süheyla Yıldırım

Önceki
Kopuk