Yazı – Serkan Öztürk

Nihayet koku elime ulaşmıştı. Bu koku sayesinde yirmi beş yıllık hasretim sona erecekti. Şunca ömrü hayatımda rüya görmeyen ben, bu koku vesilesiyle rüyalar aleminde fink atacak, o rüya senin bu rüya benim gezecektim. Gördüğüm rüyaları eşe dosta anlatıp hayra yoracaktım. Yani öyle umuyordum.

İnternette görmüştüm bu kokunun reklamını. Rüya göremiyorsan yüzde yüz etkili “hayali” kokusunu kullan, diyordu reklamda. Artık her şey online satışa sunulmuştu ama rüya görme kokusunun da bir gün satışa çıkacağı hiç aklıma gelmemişti. Görür görmez “deneyeyim” dedim ve hemen sipariş verdim. Kullanımı da çok basitti, yatmadan önce kokluyorsun sonra yatıyorsun, ardından gelsin rüyalar. Tek yan etkisiyse “hapşırma” yaparmış. Prospektüsünde öyle yazıyordu. O da çok önemli bir şey değil. Ucunda rüya görmek olsun da çekerim o kadarını. Yıllardır rüya görmeyi bekliyorum. Çoğu gece belki bu gece olur diye uykuya dalıyordum ama olmuyordu. İnsanlar rüyalarını anlatınca ne yalan söyleyeyim kıskanıyordum. “Ben niye göremiyorum?” diyordum. Arkadaşımın sekiz yaşındaki oğlu bile ballandıra ballandıra rüyalarını anlatıyordu. Ona göre rüyaları uykuda sıkılmayalım diye görüyormuşuz. “Ben niye bundan mahrumum?” diye hayıflanır dururdum. Ama nihayet bu koku sayesinde artık ben de rüya görebilecektim.

Açıp kokladım kokuyu. Avuç içi büyüklüğünde, yuvarlak kapaklı, krem kutusu gibiydi. İçinde jöle gibi cıvık, renksiz bir madde vardı. Enteresan bir kokuydu. İlk önce çilek gibi koktu. Sonra kavuna daha çok benzettim. İyice doya doya çektim içime. Kutuyu yatağımın başucuna koyup, hemen yatağıma geçtim. Bir an önce rüya  görmek istiyordum. Nasıl bir şey acaba? Gerçek gibi mi? İnsan rüyasında olduğunu anlayabilir miydi? Ben nasıl rüyalar görecektim acaba? Meraktan çatlayacaktım… Heyecandan uykum kaçar gibi olmuştu ama sonunda uyumayı başarmıştım.

Sabah olmuştu. Odama düşen güneşin ışıkları ve kuş sesleriyle uyandım. Maalesef yine hiçbir şey görememiştim. Kazıklandığımı düşünerek satıcılara beddua ettim. Yattığım yerden sinirle küfürlerle karışık bedduamı ediyordum. Onlara kandığım için kendi salaklığıma hayıflanıyordum. Kokuyla rüyanın ne alakası vardı? O ara hapşırdım. Daha önce hiç bu kadar güçlü hapşırdığımı hatırlamıyorum. Gözlerimi sımsıkı kapanmıştı. Başımın öne, vücudumun geriye gittiğini anımsıyorum. Gözlerimi açtım. Süt kokusu yayıldı etrafa. Ardından,

“Hapşırdın mı sen?” diye çocuk taklidi yapan bir ses duydum. Annemin sesiydi bu. Sonra başucuma annemle beraber babam belirdi. Allah’ım ikisi de ne kadar gençti. Babam tebessümle, “Çok yaşa paşam, çok yaşa!” diyordu. “Ne oluyor ya sabah sabah” diye konuşmak istedim ama konuşamıyordum. “Ağuoo, puuoo”” diye bir şeyler geveledim. Babam parmağıyla burnuma dokunuyor, ardından da “Ne anlatıyorsun sen bakıyım babana? He!” diyordu. Dudağını büzerek bana öpücükler atıyordu. Babam niye böyle saçmalıyordu? Koskoca adam tepemde maymunluk yapıyordu. O ara ellerim dikkatimi çekti. Bebek elleriydi bunlar. Bebekliğime mi dönmüştüm yoksa? Annem eğilerek popomu kokladı. “Kaka yapmış benim oğluşum. Doldurmuş bezini babası.” dedi gülümseyerek. Resmen annem  yattığım yerde tuvaletimi yaptığım için mutlu olmuştu. Şimdi öyle bir şey yapsam dünyayı dar ederdi. Evlatlıktan reddetmesi bile olasıydı. Bebekliğime dönmüştüm resmen.

 

Tekrar hapşırdım. Gözlerimi açtığımda hemen ellerime baktım. Yaşlı elleriydi bunlar ve buruş buruştu. İlaç kokusu geldi burnuma bu kez. Galiba bir hastane odasındaydım. Yanımdaki yatakta başka bir yaşlı uyuyordu. Odada minik bir lavabo ve üzerinde ayna vardı. Başucumdaki kan torbasının asılı olduğu demire tutunarak zar zor kalktım ve aynaya baktım. Gördüğüme inanamadım. Yüzümde kırışmadık yer kalmamaştı. Kulağım bile yaşlılıktan nasibini almış, memesi sarkmıştı. Nasıl oluyordu bütün bunlar? Koku yüzünden mi acaba diye düşündüm. Hemen yüzümü yıkadım. Aynaya baktım değişen bir şey yoktu.

Yine güçlü bir hapşırıktan sonra gözlerimi açtım. Bir aynanın karşısındaydım. Aynada bu sefer daha genç bir halimi görüyordum. Kilo almış ve saçlarım dökülmüştü. Galiba 10-15 sene sonraki halimdi. Anlaşılan her hapşırdığımda bedenimde geziyordum. Bir nevi zaman yolcusuydum. Ağır bir tuvalet kokusu yayıldı bu kez. Karanlık, nemli bir tuvaletti burası. Mavi bir eşofman takımı giymiştim. Ayaklarımda naylon terlikler vardı. Tuvaletten çıktım ve çok geçmeden nerede olduğumu anladım. Bir koğuştu burası. Cezaevindeydim. “Allah’ım ne yaptım ki cezaevine?” düştüm diye düşündüm. Koğuşta başka insanlar da vardı. Birine yanaşıp “Neden buradayız?” dedim.

“Suçluyuz çünkü.” dedi.

“Benim suçum yok!” dedim, “Ben trafik cezası bile yemedim, niye hapse düştüm ki?”  dedim telaşla.

“Düşünce suçlususun, suçun büyük.” dedi alaycı bir ifadeyle. Ardından devam etti; “Ben şiir okuduğum için içerdeyim mesela.”

“Şiir okuduğu için insan hapse girer mi?” dedim.

“Bu ülkede şiir okumak büyük suç olabiliyor bazen.” dedi. “Hırsızlık yapar, sahtekarlık yapar hapse düşmezsin ama şiir okuduğun için hapse girebilirsin.” dedi. Başka ranzada yatan birini gösterdi, “Şu arkadaş mesela gazeteci.” dedi. “Onun suçu ne?” dedim, “Doğruları yazmak, şakşakçılık yapmamak.” diye cevap verdi. Ama ben burada olmazdım. Olmamalıydım.

“Düşünce suçu nedir, onu bile bilmem. Hiç aşırı fikirlerim yoktur benim.” dedim. Adam; “Demek ki iktidarın sevmediği bazı düşüncelerin olmuş. Düşüncesiz biri değilmişsin yani.” dedi. Sonra iç çekerek; “Burası Avrupa’nın en büyük cezaevi diyerek açıldığında anlamalıydık neler olacağını. Şimdi tüm koğuşlar ağzına kadar bizim gibi insanlarla dolu!” dedi.

Ter başmıştı tüm vücudumu. Hapşırmak ve buradan hemen gitmek istedim,  “Hapşırmam lazım benim!”

“Efendim?”

“Hemen hapşırmam lazım. Karabiber var mı burada?”

“Şu dolapta var.”

Hızlıca dolabı açtım. Biberi buldum. Avucuma döküp içime çektim. Çok acıdı burnum. Genzim yandı. Tüm koğuştakiler bana bakıyordu. “Benim burada olmamam lazım.” dedim onlara bakarak. Gazeteci, “Bir revire mi çıksan abi?” dedi. O an hapşırdım.

Gözlerimi açtım. Yatağımın başucundaydım. “Hayali” kokusunu gördüm ilkin. Ellerime baktım hemen, her zamanki ellerimdi. Odamda, yatağımdayım. Hışımla kalkıp aynaya koştum. Bu şimdiki halimdi. Güldüm kendi kendime, “Demek rüya görmek böyle bir şey!” dedim. Koku gerçekten işe yaramıştı. Keyfim yerine gelmişti. Ama rüya da olsa insanın cezaevinde olması kokunçtu. Şimdi rüyamı herkese anlatacaktım. Hapşırarak bedenim de seyahat etmiştim. Şüphesiz bir insanın en gereksiz gezisi bedeninde yaptığı yolculuk diye düşündüm. Ne deli saçması bir rüyaydı… Neyse saçma, maçma ama görmüştüm işte. İlk önce güzel bir kahvaltı yapayım dedim. En büyük keyiflerimden biri de kahvaltı yaparken gazete okumaktı. Evimin dış kapısını açıp posta kutularının olduğu yere gittim. Gazetem posta kutuma sıkıştırılmıştı. Aldım ve eve geçip kahvaltımı yaparken okumaya başladım. Manşeti görünce kalakaldım. Yutkundum. Manşette büyük puntolarla okuduğum yazı gözlerimi acıtmıştı adeta. Şöyle yazıyordu:

Adalet Bakanı müjdeledi;

“Avrupa’nın en büyük hapishanesinin temelini atıyoruz!”

Yazı – Serkan Öztürk

Önceki
Sevdalinka