Kırılan Kalemin Ucundaki

Hikaye – Şeyma Yol Kara

Kalemimi kırdı hakim bugün. Şimdi ellerimde soğuyan, gittikçe üşüten, kanımı donduran halkalarla karanlık bir arabanın içindeyim. Karşımda ve yanımda hiç görmediğim, görmeyeceğim yüzler. Terleyen, ağlayan biraz da kanayan saç diplerime iyi gelen tek şey annemin ördüğü yün bere.

Uzansam bulutları avuçlarımın içine alacağımı sanıyordum giderken. Bildiğim, öğrendiğim her şeyi doldurmuştum babamdan kalma valizime. Üstüne biraz umut, biraz mavi serpiştirmiştim çocuklar için. Annemin kucağından yuvarlanıp devlet babanın kucağına düştüğümün farkında değildim o zamanlar. Yalnızlığımla çoğalmaya, çoğaltmaya gidiyordum. Gündüzün ve güneşin uzağında kalan kalabalıkları kutsamaya gidiyordum. Öyle sanıyordum.

Çamur yığınlarını, esintili havaları, kazılan çukurları, ıslak çatıları geride bıraktım. Uçsuz bucaksız yıldızların hâkimiyetindeki göğü ilk defa orada gördüm. Koyu gölgede, koyu karanlıkta bırakılmış nasırlı hayatlarla tanıştım. Çocukları çok sevdim. Kınalı saçlarına kırmızı dolamış yeşil entarili kadınların çocuklarını. Binlerce yıl yaşamış gibi bakan çocukları. Ayaklarına taş değen, gözüne yaş değen tüm çocukları orada sevdim. Valizimi karıştırmalarına izin verdim. Duvarları biraz maviye biraz yeşile boyadık. Çatılmış kaşların arasından süzülen utangaç gülümseyişlerine dalıp gittim.

Adı kent olan küçük ve çorak coğrafyanın bütün tepelerine çıktım. Soğuk rüzgarlara karşı durdum. Annemin ördüğü atkı bir de en sevdiğim renkten örülmüş bere. Getirdiğim onca şeyin arasında beni onlar hüzünlendirdi hep. Ben onların sıcaklığına sığınırken üşüyordu çocuklar. Onlar üşüdükçe benim içim daha çok yanıyordu. Mor renkli tırnaklar, soğuktan kararmış yüzlerle karşılaşıyordum her sabah. Bakamıyordum gözlerine. Sobanın üzerine titrek ellerini uzattıklarında utanıyordum. Kitaplarımı yakıyordum bazen üşümesinler diye. Her şeyden değerli sandığım. İnsandan değerli olmayan kitaplarımı. Bu kurutulmuş topraklarda bir anlamı kalmayan kağıt yığınlarını.

Bir gece yarısı kardeşini kucaklayan bir çocuk adam geldi yanıma. “Çok hastaymış, size getirdim.” deyip gitti. Kucağımda gittikçe ağırlaşan bir acıyla kalakaldım. Ateşe atılıp son anda kurtarılmış gibiydi yüzü. Kıpkırmızı. Sıcak. Annemi düşündüm. Uyuyor olmalıydı. Alnının ortasına kadar inmiş gözlerinin üstündeki beresini çıkardım. Saçları ter içindeydi. Kına kokuyordu. Onu bana getiren kardeşinin aksine üst üste giydirilmişti. Hava daha önce hiç yaşamadığım bir soğukluğun başlangıcıydı sanki. Ateş ve su. Bana lazım olan suydu. Yeteri kadar ateş vardı çünkü. Koyu siyah gözlerini araladığında ağladım. Ağladım ve kimse görmedi. Annem görmedi. Çocuklar görmedi. Kucağımdan aldılar ve gittiler. Ben yine ağladım. Duyulan minnete, çaresizliğin dönüştüğü o saf neşeye ağladım.

Sabah bütün çocuklar yine erkenden geldi. Yine soğuktu. Onların üşümediği kadar üşümüştüm. Bütün gece yerlere serilip kalmış olan karların içine bata çıka yürüyordum. İs kokuyordu her yer. Onlar için yapacağım şeyleri düşünmek beni diri tutuyordu. Uzun kış gecelerinin tek tesellisi. Çocuklar. Çocuklarım. Cebimde biraz leblebi, biraz üzüm bir de eski bir mezura. 

Ve o gün geldiğinde itinayla sıraya diziyorum çocukları. Oyun oynar gibi. Hepsi şaşkın, itaatkar. Büyük, küçük, kız, erkek. Rutubetli duvarın soğuğunda bekliyorlar. Pencereler hafiften buğulanmış. Dışarıda sonsuz bir beyazlık bizi izliyor. Leblebiler ve üzümler tane tane sayılıyor. Herkese eşit bölüştürülüyor. Anlayamadığım bir dilde konuşup gülüyorlar. Ben de gülüyorum. Gülmek evrensel bir eylem nasılsa. Katıla katıla gülüyorum. Niye güldüğümü bilmiyorlar. Ben de bilmiyorum. Mezurayı cebimden çıkarıp başlıyorum. Kafası en büyük olan en önde. Ölçüyorum, altmış iki santimetre. Sıradaki bir kız. Elli dört santimetre. Elli yedi, kırk dokuz, elli üç… Bitiyor sıradakiler. Deftere yazıyorum. Kayıt altına alıyorum hepsinin kafa ölçüsünü tek tek. Defterim cebimde.. Uzun uzun bakıyorum onlara. Dilini en iyi anladığım bir kız soruyor nedenini. “Sürpriz,” diyorum. Anlamış gibi gülümsüyor. Seviniyor. Küçükken annemin bana yaptığı gibi, sürpriz. Bana bir gecede yeni bereler, atkılar ören annemin.

Kar utanmasa evlerin kapılarını açıp içeriye girecek kadar yağıyor. Ben alışıyorum. Upuzun günler, uzun geceler geçiyor. İnsanların yüzleri gittikçe kararıyor. Çocuklar suskun. Ne yaparsam yapayım eskisi gibi olmuyor. Bir yandan da bekliyorum. Uzun yoldan gelecek olanları. Benim geldiğim yollardan geçecekleri. Gelmiyorlar. Bir türlü gelemiyorlar.

Derin, simsiyah bir uykunun kollarında olduğum o sabah kapım hızlı hızlı çalınıyor. Çocukların olması gereken bir sevinçle koşuyorum kapıya. Karşımda iki asker duruyor. Onlar da üşüyorlar, belli etmeseler de. Ayaklarının yarısı karların içinde. Neyse ki başlarında şapkaları var. Ama kulaklarının yarısı dışarıda. Soğukta. Buz tutmuş soluklarımızı savuruyoruz dışarı. Beni götürüyorlar. Ben gidiyorum. Olsun diyorum, çocuklar üşümeyecek artık. Kimse beresi olmadan çıkmayacak sokağa. Annem kokulu bereleri her birinin başında hayal ediyorum. Sebepsiz değil, bu defa niye güldüğümü biliyorum. Bu kurşuni renk arabaya binerken bana el sallayan çocuklara gülüyorum. “Kafatasçı öğretmen çok yaşa” deyip beni alkışlamalarına. Haftalardır yağan karın beyazlığına inat bir masumiyetle. İki elimi aynı anda kaldırıp sallıyorum onlara. Annemin ördüğü yün berelerin hiç üşütmeyeceği yüzlere ilk kez görüyor gibi son kez bakıyorum.

Şimdi ellerimde soğuyan, gittikçe üşüten, kanımı donduran halkalarla karanlık bir arabanın içindeyim. Karşımda ve yanımda hiç görmediğim, görmeyeceğim yüzler. Terleyen, ağlayan biraz da kanayan saç diplerime iyi gelen tek şey annemin ördüğü yün bere.

Hikaye – Şeyma Yol Kara