Dersim’de Bir Çocuk Mahkemesi

Yazı – Fatih Çimen

Birazdan okuyacaklarınız gerçek. Benim ve arkadaşlarımın başından geçti.

Ben, Ali Aydın. Almanya’da yaşıyorum. Anlatacaklarım ise Dersim’de (Tunceli) köyümüzde yaşandı. 1961’in yaz aylarıydı galiba. Biz, 13-14 yaşlarında çocuklardık. Köydeki herkes gibi ailem de hayvancılık yapıyordu. Koyun, keçi ve sığırlarımız vardı. Biz çocukların görevi onları yaylaya götürüp, gütmekti. Keşiş yaylası denilen düz bir alan vardı. Hayvanlar burada otlanırken biz de yaylanın önünde oynardık. Ben çocukların en büyüğüydüm. O gün dedim ki “Hadi bir mahkeme kuralım.” O zamanlar askeri darbe olmuştu ve Adnan Menderes idamla yargılanıyordu. Büyükler köyde radyo olan evde toplanır ve orada mahkemeye dair haberleri dinlerdi.

Yayın Türkçeydi ve herkes Türkçe bilmiyordu. Bilenler dinler ve haberlerde anlatılanları, mahkeme kayıtlarını Kırmancki (Zazaca) olarak anlatırlardı. Sonra da büyükler haberleri kendi aralarında değerlendirirdi. Biz çocuklar, onların konuşmalarından öğrenirdik neler olup bittiğini. İşte o haberlerin etkisinde kalmış olmayım, çocuklara mahkeme kurma oyununu önerdim. Yayladaki tüm çocuklar toplandık, mahkemenin konusunun ne olduğunu sordular. Tabii ki Türkçe bilmiyoruz, bunları Kırmancki konuşuyoruz. “Konu, Adnan Menderes’in  yargılanmasıdır.” dedim, “Suçu ise vatana ihanet.” Ben reis-i cumhur oldum. Dayımın oğlu rahmetli Hasan Atıcı, başbakan oldu.

Hasan Ayaz’ı da savcı ettik. Hüseyin Es’i de hakim yaptık. Bu mahkeme heyetini kendi aramızda kurarken, Kudan aşiretinden Seydali Çiçek, “Ben de Menderes olmak istiyorum.” dedi. Seydali ve ailesi köyümüze sonradan yerleşmiş bir aileydi. Mahkeme heyeti olarak Adnan Menderes görevini üstlenen Seydali’yi kendimizce yargılamaya başladık.

 

Yassıada Mahkemesi

Savcı görevini üstlenen Hasan Ayaz, Adnan Menderes görevini üstlenen Seydali’yi sorguluyor. Savcı anlatıyor, “Sen altından bir köpek yaptın. Bu bizim halkın emeğidir!” Bu arada biz çocuk olarak haklar filan bilmiyorduk. Ama oyunda böyle şeyler söylüyorduk. Savcı sorgulamaya devam ediyor “Adnan Menderes, sen bu altınları hazineden alıp götürüp, yaptın! Sen İsviçre’ye gittin. Bu kadar hazineyi götürdün!” diyor. “Hazineyi zarara soktun!” diye suçluyor. Seydali de Adnan Menderes olarak yapılan tüm suçlamaları kabul ediyor “Doğrudur.” diyor “Ben bunları yaptım.” Oturduk kendi aramızda karar verdik, adamı asacağız.

Ama öyle hemen de asılmıyor. Bu defa da Millet Meclisi’ni kurmaya karar verdik. Ben yine Millet Meclisi’nin de başkanı oldum. Yani çocuklar beni seçti. Onların içinde en büyüyü de bendim. Biraz da çocukluğun verdiği yaramazlıklar eklenince… Karar tekrar geldi, asılacak! Onayladık, imzaları attık. Bu defa da nasıl asılacağına karar vermemiz gerekiyordu. O dönemde herkeste kemer yok. Kalın ipten yapılan Klasinge (Zazaca) denilen ve belimize taktığımız kayışlarımız vardı. Onlardan bir sicim yaptık. Ama Keşiş yaylasında ağaç yok. Yakınlarda bulunan yüksek bir taşın üstüne iki kişiyi çıkardık. İpi Adnan Menderes olan Seydali Çiçek’in boynuna geçirdik.

 

Yaylada bizden başka iki yaşlı vardı, Karadağlar’ın dedeleri, Veli Karadağ (Seywoli) ve Ferhat Tekin (Fero Zern). Onlar da az ileride uyuyordu. Biz çocuklar ise hayvanlarımız yaylanın rengarenk çiçekleriyle karınlarını doyururken, mahkememizin verdiği kararı uygulamak için hazırdık. Taşın üzerinde ipi tutan iki kişi, boynuna idam ipini taktığımız çocuğu yukarı doğru çekiyorlar. Yukarı çekerken, çocuğun bazen ağzı açılıyor. Gözleri büyümüştü, elleri boynunu sıkıştıran ipi tutuyordu. Tuhaf bir andı. Ne yaptığımızın bilincinde değildik. Büyüklerin hayatını oynuyorduk ve kendimizi onlar gibi hissediyorduk. Buna bir anlam veremiyorduk ama idam kararını uygulamak da istiyoruz.

O sırada yaşlılar bizi gördü. Bağırmaya başladılar. Koşarak çocuğu elimizden aldılar. Yere yatırdılar. Su getirdiler. Çocuk, yaşlıların çabasıyla kendine geldi.

 

Akşam eve döndüğümüzde tabii aileler olayı duydu. Seydali’nin ailesi apar topar köyü terk etti, “Oğlumuzu asmışlar!” diye. Köyün yaşlıları olayı tatlıya bağlamak için ailenin peşine düştü. Zor ikna ederek geri getirdiler. “Herkes çocuklarına sahip çıksın.” dediler.

O zaman basın diye bir şey yoktu ama yaptığımız köylerde, hatta Pülümür ilçesine kadar yayıldı. Pülümür’de de rahmetli abim Kamer Aydın kahve işletiyordu. Aynalı Kahve’ydi adı. Bir zaman sonra o kahveye gittiğimde olayı duyan memurlar ve kahvenin müdavimleri beni sorarlardı, abim de gösterirdi, “İşte bu yapmış.” Tabii ki o dönemde büyük sarsıntılar oldu. Dedikodular yayıldı. Bir-iki yıl bu olay konuşuldu bölgede.

Bugünden baktığımda büyük bir faciaya yol açmadan kurtulmamız sevindirici bir durum. Büyüklerimize özendiğim için üzüntülüyüm. Yaşadığımız bu olayla kötü örneklerin toplumlara ne kadar zarar verdiğini ve onarılması zor hatıralar bıraktığını görebiliyorum. Bugün düne bakarak acılar içinde yaşıyoruz.

Ali Aydın

Bundan birkaç yıl önce Avusturya’ya gittim. Seydali, orada yaşıyor, tabi şimdi yaşlı bir adam. Seydali yanıma geldi, dedi ki “Sen beni astırdın.” Ben de dedim ki “Biz sorduk ilk sen parmak kaldırdın, Menderes ben olacağım dedin. Zevkle Menderes oldun.” Yıllar sonra oynadığımız tehlikeli oyunu hatırlayıp şakalaştık. 

Yazı – Fatih Çimen

Almanya’dan yerel ve ulusal basına haberler yapan gazeteci-yazar Fatih Çimen, son yıllarda ise Dersim’e dair tanıklarla görüşüyor ve yaşadıklarını kayıt altına alıyor. Okuduğunuz hikaye de bu belgesel röportajlardan birinden. Dersim Katliamı ve bölge insanının mecburi göçlerini, yaşam koşullarını ele alan röportajlarıyla dönemin yaşayan son tanıklarına ulaşan yazarın, bölge tarihi açısından önemli olan kitap çalışmasından bazı hikayeleri Lapsus Dergi’de yayınlayacağız.

Sonraki
İmkân