Fillerin Savaşı

hikaye- Sabriye Salbaş

“Sence bir gün gökteki tüm yağmurları sevmeyi öğrenir mi bu ‘Fillerin Savaşı’ndan artakalan

yüreğim? “

Aynaya bakıyorum öylece. Saçlarım yine uzamaya başlamış, kimse fark etmeden kestirmem gerekiyor. Üstümdeki gömlek çok mu dar? Yok, yok kimse bir şey anlamaz.

Üniversitenin koridorlarında yürüyorum ve öğrencilerin “Yukarıda filler yine debeleniyor, bir sistemi oturtamadılar!” dediklerini duyuyorum. Hoşuma gidiyor fil demeleri. Haklılar. Gerçekten ‘Fillerin Şavaşı’ burası. Daima bir cins insan haklı, o da erkekler. Yavaşça büroya giriyorum ve meslektaşım olan Asım Bey, bir kız öğrencisine: “Maalesef, tezinizi kabul edemiyorum. Kelime gücünüz hiç yok gibi. Kalem tutmak bekli de size göre değil.” diyor küstahça. Öğrenci hiçbir kelime söyleyemeden, ağlayarak dışarı çıkıyor. “Bu kız öğrenciler de neden uğraşıyorlar anlamıyorum. Yazamıyorlar bir bayanın eline kalem yakışmıyor, değil mi Deniz Bey?” O an içimdekileri söylememek için susuyorum. Çoğunlukla zaten susmayı tercih ediyorum böyle anlarda. Sesimin inceliğini fark etmemeleri için genellikle susuyorum. “Az kaldı Deniz, az kaldı. Yakında hedefine ulaşacaksın!” diyorum.

Haftalık toplantılarımız başlıyor. Büyük bir gazete ile öğrenci programları hazırlıyoruz. Belirli öğrenciler gazetede staj yapabilecek ve karşılığında maddi destek görecekler. Her öğrencinin hayalidir böyle bir programa katılmak. Öğrencileri bölümün dekan ekibi seçecek. Yine küstahça Asım Bey, “Yani gidecek olanlar belli aslında; Emre, Ömer, Bekir.” Bir cesaretle, “Ya kızlardan biri!” diyorum ve sesimin inceldiğini fark ediyorum. Gülmeye başlıyorlar, “Hiç olur mu? Bir kız o programı yapamaz. Kaldıramaz. Boşuna onlara yatırım yapmayalım. Bir gün evlenecekler ve mesleklerini yapamayacaklar. (Kahkaha). Boş yatırım hoca bey, boş yatırım.” diyerek beni susturuyorlar. Dekanlar biri ve aynı zamanda hocam olan Fatih Bey bana ‘sakin’ ol bakışı atıyor. Susuyorum.

“Baştan alalım isimleri: Emre, Ömer, Bek.”

“Asım Bey, bir durun,” Fatih Bey araya giriyor. “Ömer ile Emre bu program için uygun öğrenci değiller. Sizin ders hariç pek yüksek notları yok!”

“E Fatih Bey, her dersten yüksek not beklenmez. Onlar saygılı, sözünde duran ve iteatkâr çocuklar. Bundan fazla ne istiyorsunuz ki, senelerce yanımda çalışmış onlar. Dediklerimi ikiletmediler. Siz de…” diyerek kafasını salladı Fatih Beye doğru. Yani, iteatkâr çocuklar, sürekli hamallık yapan, büyük baş filin sözünden çıkmayan iki koyun. Asım Bey haklı, başka kim olabilirdi ki. Ve tartışmaya başlıyorlar. Bir oradan bir buradan atıp tutuyorlar öğrenciler hakkında. Onu oraya koyuyor, bunu buraya sürüyorlar. Akıllarına gelmiyor. “Yahu, öğrencileri bakalım böyle bir şey isterler mi?” diye. O deme gelemiyorlar. Düşünemiyorlar. Haklarında konuştukları insanın neler düşündüğü, neler hissettiği önemli değil. Oradan oraya savrulmanın insanın içinde nasıl bir yara açabileceğini göremiyorlar.

Filler debeleniyor öğrencilerin üzerlerinde.

Toplantı bittikten sonra yine odalarımıza geçiyoruz. Asım Bey keyifli, elemanları programa katıldığı için bir mutlu bir mutlu. Acırcasına yüzüne gülümsüyorum. Aklıma gelmiyor değil.

Bencillik insanları ne iğrenç bir hale sokabiliyor.

Yoğun bir günün sonrası üniversitenin alt kısmında eşim bekliyor. Fark etmemeleri için sakin sakin yaklaşıyorum yanına, özlemle tebessüm ediyorum. Gözüme Emre takılıyor. Asım Bey’in koyunlarından. Elinde not defteri var ve etrafa bakıp bakıp not alıyor. Sonra kalkıp makineden kahve alıp gidiyor. Kesin Asım Bey’e, son dakika haberleri yetiştirecek.

Buna anlam veremiyorum, ilgilenmiyorum da açıkçası.

Yolda eşime bakıyorum ve düşünüyorum, doğada olduğu gibi tüm filler, pardon, aynı cinsiyette olanlar bir değiller. Belki kaba oluyor ama benim eşim de bir fil. Hayatı birlikte yaşadığımız, yürüdüğümüz, tüm haksızlık ve iğrençliklere birlikte karşı koyduğum bir insan o da. Sonra ailem ve etrafımdaki komşularım, arkadaşlarım… Ve sonra Asım beyi düşünüyorum. Eşimle cinsiyet birlikteliğinden başka bir bağ kuramıyorum. Eşim, onlar gibi beni, korunması gereken bir çiçek türü olarak görmüyor, yürürken önde değil, yanımda ve elimden tutuyor. “Eşini” eş olarak görüyor, kendini üstün olarak değil. Yani ümit olan filler de var, bunu anlıyorum eşimin yüzüne bakarak. Onlar sayesinde hayat yaşanır hale geliyor. Gülümsüyorum.

Çocukluğumdan beri gördüğüm, hala ve sürekli etkisini yaşadığım, üniversite yıllarında daima problem çektiğim bir konu bu filler. Annemin çocukları arasında “cinsiyet” ayırımı yapması ise beni sürekli kapalı kutu haline getirdi. O yüzden şimdiki gibi sürekli kısık sesle içimden konuşurum. Tabi o seneler, yani ben daha küçükken, filler çok değerliydi. Ön planda daima onlar ve güçlü ve zeki… Hatırlıyorum daha 23 Nisan’da tüm şiiri ezberleme rağmen, hepsini bilmeyen birisi, bir fil yani erkek okumuştu. O şiir hiç aklımdan çıkmıyor. İlk-, orta- ve lise yıllarımı bitirmiştim bu şekilde. Ne kadar başarılı olsan da arkada kösede, bazen de gerçekten cam kenarında bir saksı dışına çıkarılmayan bir ben. Kendilerine göre düzenlenmiş olan dini kurallar ve adetler. Ben araştırdım gerçekten de böyle mi diye, ne fillerin debelenme hakkı yazıyor, ne de bizim cam kenarında saksı gülü olmamız… Ta ki üniversitede Fatih Bey ile tanışana kadar. Bana yolları açan, güvenen ve en önemlisi kariyer yaptıran bir hoca. Ah Asım Bey keşke biraz onun yanında oturup ders alsa!

(Üç ay sonra)

Yıllardır beklediğim gün gelmişti. Az sonra dekanlığa seçildiğimi ilan edeceklerdi. Büyük heyecan ile perdenin arkasından emekli olan dekanı izliyorum. Duymuyorum dediklerini. Kalbim öyle çarpıyor ki, duyamıyorum. Sonra, “Deniz Bey!” diye adım anons ediliyor. 

Sahne benim. Kürsüye çıkıyorum ve çocukluğumdan beri beklediğim konuşmayı yapıyorum,

“Saygı değer hocalarım, mesai arkadaşlarım, öğrencilerim ve ailem, adım Deniz Asu Gökyıldız. İki çocuk annesiyim ve ırk, din ve cinsiyet ayırmadan, Fatih Beyın yardımı ile başardım. Bir kadın olarak!..”

15 Temmuz 2020 

hikaye- Sabriye Salbaş

Önceki
Heimweh