Güldürürken Düşündüren, Düşündürürken Güldüren

Hikaye – Serkan Öztürk

Baştan söyleyeyim cinsiyet ayırımı yapan biri değilim. Bir yapımcının kadın ya da erkek olması benim için önem teşkil eden bir şey değildir. Her idealist senarist gibi senaryomu satın alacak yapımcının ödemelerini tam takır yapması ana kriterimdir. Hatta tek kriterimdir. Günümüzde nesli tükenen türlerin başında söz verdiği ödemeyi yapan yapımcılar gelir.

Evet, bu enfes bilgileri verdikten sonra gelelim bu yazıyı yazmama neden olan olaya… Yeni bir senaryo yazmış, yapımcıları gezmeye başlamıştım. Güveniyordum çıkan işe. Yazdığımı beleşe okuttuğum dostlarımdan da “olmuş bu senaryo” övgüsünü de aldıktan sonra artık yapımcıların kapısını aşındırabilirdim…  Komedi filmi senaryosu aradığını duyduğum bir film şirketine de göndermiş, ardından yapımcı kadınla randevulaşmıştık. İlk başta bu görüşmeden çok umutluydum ama giderek umudum, havası kaçan balon gibi sönmeye başlamıştı. Komik bulmamıştı senaryomu, komik senaryo arayan kadın yapımcı. O daha çok güldürürken düşündürebilen tarzda bir senaryo arıyormuş. “En sevmediğim komedi türü!” diye girdim söze. “Sevemem çünkü öyle bir komedi yok. Nasıl olacak iki eylem bir arada? Mesela sinemada seyirci elinde mısır ağzı açık gülerken birden,  “Lan ben  evden çıkarken acaba ocağın altını kapattım mı?” diye düşünecek. Hangi senaryonun buna gücü yeter Allah aşkına? Hüzün ve yer yer komedinin barındığı filmler var elbet ama bunları komedi filmi kategorisine sokamazsınız.”

Kadın örneklendiremese de öyle komedi filmleri olduğunu söyledi. “En son hangi filme güldünüz?” dedim.

“Bu ara yoğunluktan film seyredemiyorum ama Selçuk Aldemir’in işlerini seviyorum.” dedi. Selçuk Aldemir değil be kadın, Selçuk Aydemir o… Bunu demedim tabi. “Gülüyorsan bence git konuş Selçuk’la.” demek isterdim ama hiç girmedim o topa. Kaşlarımı alnımın ortasına büzerek ;

“Hiç mi  gülmediniz senaryoma?” diye sordum.

“Güldüm ama komik değil, sevimli.” dedi sigarasının dumanını havaya üfleyerek… Gülmüş ama komik değil. Enteresan! Yaklaşık yarım saatlik tanışıklığımız olan bu hanımefedinin ilk defa güldüğünü görmüştüm. Görmemiştim de gülebildiğini duymuş oldum. Zaten bence kadının asıl sorunu gülmeyi sevmiyor. Başka bir sorunu da, komik senaryo arıyor. Okuyup, sadece kendi karar verince çoğu yapımcı gibi, gülmediğini söylüyor. İyi de komediyle arası olmayan ama komedi senaryosu arayan gülme işlevini kaybetmiş yapımcı abla; senaryom senin gülememe hastalığını tedavi edemez ki. Öyle bir iddiayla yazmamıştım bunu. İçimden  “o zaman sen bi şey yaz da gülelim!” diyesim geldi. Sırf yapımcılıktan senaristliğe terfi etsin diye demek istedim bunu. Bence yapımcılık güldürebilen bir meslek değil. Para, pul işleri civcivli mevzular. Komedi filmlerinden hiç yüzü gülmeyen bir yapımcı, para kazanamamış bir yapımcıdır. Filmleri gişede çakılmış, batmıştır. O yapımcı “Ben Recep İvedik gibi güldürebilen filmler yapmak istiyorum.” derken kastettiği gişede kaldırdığı parayla yüzünün gülmesidir. Mesela Babam ve Oğlum filminde seyirci ağlarken, yapımcı gülmüştür. Biz buna sinema sektöründe “turnayı gişede vurmak” diyoruz.

Neyse sonuçta kadın yapımcı gülmedi ve gülmek eyleminden ikimizin aynı şeyi anlamadığımız belliydi. Çünkü bence gülünce gülmüş olursunuz, gülüp gülüp de gülmedim diyorsanız yalancı olursunuz. “Benim gülmüş olmam önemli değil seyirci bu hikayeye gülmez, ancak sevimli bulur.” Dedi. Sevimli bir film arasaymış bu olurmuş ama o çok komik bir senaryo arıyormuş. Ha, bir de düşündürecek.

‘Sevimli film’ nedir yav? “Sevimli” diye bir tür yok ki sinemada… Dram olur, komedi olur, korku olur ama sevimli diye bir tür olmaz. Oscar’da “yılın sevimli filmleri” diye bir dal yok. Ayrıca  kızlar bana lisede de “sevimli” diyorlardı. Yakışıklı değil ama sevimli. En azından karizmatik diye anılsam hemen bir ilişkiyle nakite döndüreceğim ama sevimli olmaktan öteye geçemiyorum. Yav bu dünya üzerinde soluk alıp verebilen  her şey sevimli zaten. Panda yavrusu muyuz biz kardeşim?.. Niye girdim bu mevzuya?.. Hah, hatırladım; “sevimli senaryo!”

Evet, yapımcı öyle değince “hayırlısı o zaman.” dedim ve “Umarım sizi güldürebileceğim, sanmıyorum ama düşündürebileceğim senaryolara da imza atarım.” diye ekledim. Tam kalkıyordum ki yapımcı, elinde bir proje olduğunu, senaryosunu benim yazıp yazamayacağımı sordu. Sevdiği kıza açılınca reddedilmiş ama “arkadaş kalalım” mansiyonuyla teselli olmuş gibi “Konu nedir?” diye sordum. “Yanlışlıkla mafyanın parasını çalan bir hırsızın komedisi” dedi.

“Yazamam, çünkü sevimli bile değil, çok sevimsiz bir hikaye. Böyle hikayeler artık seyircileri ne güldürüyor ne düşündürüyor. Üstelik “hırsız” mevzusu siyasi göndermeler barındırma olasılığı yüksek olduğundan, sinema ve televizyon camiasında günümüzde yer bulamaz. Belki Silivri’de özel seans yapabilirsiniz. Hazır oradayken, koğuş arkadaşlarınıza jest yaparsınız. Ayrıca Türkiye’de komedi film mevzularını mafya, korku film mevzularını da cinler ele geçirdi. Yok mu başka hikaye arkadaş? Yazıklar olsun! ’ dedim.

Woww! Ne dedim ben? Bunları değince bir havalara girdim, bir girdim, sorma… Gözlerimi kıstım, kendimden emin bir gülücük kondurdum yüzüme. Sanki slow motion çekimde uçuştu saçlarım, kıyafetlerim. Etrafa ışık saçıldı, konfetiler yağıyordu sağa sola. Hiç gülmeyen, komik senaryo arayıp, sevimli diye bir tür olduğuna inanan, yalancı kadın yapımcı öyle bok gibi kaldı affedersin. Kenarda duran 3 kişilik vokal grubu, hep bir ağızdan ‘ouuvuuuouu’ diye Tarantino’nun film müziklerini andıran bir tını çıkartıyordu. Ben o tını eşliğinde, kendimden emin tavırlarla çıktım gittim ofisinden…

Yani çıkmayı hayal ettim. Biz senaristler gerektiğinde hayal gücümüzü kullanırız. Hayalen yaşadım bunları. Yani “çok sevimsiz bir hikayeymiş.” deseydim yaşanabilirdi belki bütün bunlar. Ben “yazar mısın?” dedikten sonra, hiç itiraz etmeden kısa ve öz “Olur!” dedim. Yapımcı; “o zaman sinopsisi (kısa hikayeyi) mail atarım bi bakarsın” dedi. Ben “taam” diyerek vedalaştım. Hemen çıkar çıkmaz ‘instagram’dan takip etmeye başladım yapımcımı. Koskoca “Dürler Film” şirketinin yapımcısı bana iş teklif etmişti. Boru mu? Hemen o sevinçle zıplaya zıplaya 84 ay taksitle bir MacBook aldım. İş geliyorsa para da geliyor demektir bu. Bizim sektörde bırakın anlaştığınız  parayı almayı, para alma ihtimali doğunca bile “para zaten geliyor” diyerek daha gelmeyen parayı harcarsınız. Sonra iş yatar. Siz taksitlerle baş başa kalırsınız. Biz buna sinema sektöründe; “mal gibi davranmak” diyoruz.

O günden beri mail kutuma bakıyorum, kadından gelen bi şey var mı diye. Yok…Yok… Yoookk…

Tam aksine ‘instagram’dan takibime de ‘takipsizlik’ kararı almış adi! Bizim sektörde siz bir meslektaşınızı takip ediyorken, o sizi etmiyorsa “tatlım iyisin hoşsun ama seni takip etmem için bir neden göremiyorum” demek istiyordur. Allah’ım ne dramlar yaşanıyor sinema sektörümüzde!

Yine baktım mailime. Yok. Sadece MacBook’un taksitini hatırlatan mail var.

Aman!… Yazdırmazsa yazdırmasın.

Yakında bir yapımcıyla daha randevum var. Yılmak yok. Elbet bir gün projelerimi satacak, beni sadece sevimli değil yakışıklı da bulan bir yapımcı bulacağım.

Hazırım!…

Hazırım da tam yakışıklı olacağım bir gülme geliyor ya…

Biz buna sinema sektöründe “Sektör lan!”  diyoruz.

Hikaye – Serkan Öztürk

Önceki
İtham