Yazı – Serkan Öztürk

Gece en çok ormanda siyahtır!

Kaybettiğini bulmak zordur ormanda…

Bulduğunda bıraktığın gibi bulmak da öyle…

Gece en çok ormanda karanlıktır.

Yine öyle bir geceydi fakat bu sefer onlarca meşaleden yayılan ışık karanlığı dağıtıyordu ve ormanın sessizliğini yürüyen insanların adımları bozuyordu. Ardından insanların seslenmeleri duyuluyordu avaz avaz;

“Hasaaan!… Hasaaaan!… “

Belli ki kalabalık kayıp Hasan’ı arıyordu.

“Hasan, ses ver Hasaaan!”

Hasan’ı arayanlar gittikçe ümitlerini kaybediyorlardı ama yine de aramaya devam ediyorlardı. Tıpkı ormanın başka bir köşesinde, başka kaybını arayanlar gibi. Onlar da ellerinde meşaleler, kayıplarını bulmanın umuduyla dua dua  yalvarıyorlardı. Kimisi gökyüzüne doğru, aradığının seslerini işitebilme olasılığını bilemeden bağırıyordu;

“Fatmaaa!… Fatmaaa…”

Fatma da Hasan gibi bu çağrıyı cevapsız bırakıyordu. Ses seda yoktu kalabalığın aradıklarından. Ne Hasan’dan ne de Fatma’dan… Duyabiliyorlar mıydı hala? Hayatta mıydılar acaba? Yoksa?!… O ihtimalin akıllara gelmesi dahi istenmiyordu. Aileler perişan, sevenleri darmadağındılar. Fatma’nın babasının aramaktan ayakları şişmiş, göz yaşlarıyla geçtikleri yerleri sulamıştı adeta:

“Kızım Fatmaaa… Ses ver kızım!”

Diğer tarafta Hasan’ın anneciğinin kalbi bir kuş gibi titriyordu, oğlunu bulmadan evine dönmemeye yeminliydi:

“Hasan’ım oğlum, bulacağız seni oğlum. Meraklanma!”

Bu orman, nice annenin evladını ararken kök salmasına şahitti. Nice baba, kurumuş bir ağacın yapraklarının rüzgarda savrulması gibi yaşlanmış, yıllarını aramakla geçirmişti. Bu orman birçok kişinin cesedini saklamıştı. Katillere, zalimlere kucağını açmıştı. Ondan adı Kara Orman’dı… 

Hasan’ı arayanlar bir ağacın dibinde bir hareket gördüler. Alelacele gittiler oraya. Tüm vücuduyla ağaca bağlanmış, başına da çöp poşeti geçirilmişti.
“Hasan!” diye bağırdı içlerinden biri. Ağaçtaki hareket ediyordu. Hemen poşeti yırtıp, içinde  Hasan olup olmadığından emin olmak istediler. Açtılar. Bir kadındı bu. Belli ki işkence görmüştü. Zar zor gözünü açabiliyor, konuşabiliyordu. Şişmiş dudaklarını kıpırdatmak istedi. Kan boşaldı sadece. Kalabalık uzunca baktı kadına. İncelediler, baktılar sadece… Hasan olmadığını anladıklarında, ellerinde meşaleler tekrar koyuldular yola…

“Hasaaan… Hasaaan!”

Ağaca bağlı kadın gidenlerin arkasından baktı anlamaya çalışarak. Sonra seslenmek istedi ama ne gücü vardı ne de kelimeleri kontrol edebilecek takati.

Diğer tarafta Fatma’yı arayanlardan biri koşa koşa geldi kalabalığa. “Buldum!” dedi. Kalabalık koşar adımlarla haberi getireni takip etti. Bir ağacın yanına geldiklerinde yukarıyı gösterdi adam, hepsi kafasını yukarı kaldırdığında dalda sallanan biri vardı. Hemen el birliğiyle sallananı indirdiler aşağı. Fatma’nın annesi ağlıyordu.

“Kuzum, ne yaptılar sana kuzum!”

Aşağı indirdikleri boylu boyunca kefen gibi bir kumaşa sarılıp bağlanmıştı. İplerini çözüp, kumaşı sıyırdılar. Bu Fatma değildi. Yüz hatları seçilmeyecek kadar işkence gördüğü belli olan bir erkekti bu. Ölmüştü. Belki de yaşıyordu. Kalabalık  bununla ilgilenmedi pek, onu orada öylece bırakıp aramaya koyuldular…

“Fatmaaa… Fatmaaa!”

Biraz sonra iki meşaleli grup ormanın ortasında karşılaştılar. Birbirlerine baktılar. Gruplar kendi arasında fısıldaşmaya başladı. Fatma’yı arayanlar, Hasan’ı arayanları süzerek;

“Kimi arıyorlar ki?”

“Hasan’ın akrabaları ve sevenleri bunlar.”

“Anarşikmiş bu Hasan!”

“Öyledir tabi. Kötü biri olmasaydı, kim ormana kaçırsın Hasan’ı?”

“Hak etmiştir kesin!”

Hasan’ı arayanlar da kendi aralarında fısıldaşıp, diğerlerine göz ucuyla bakarak;

“Fatma’yı arayanlar bunlar.”

“Fatma? Hani şu fahişe olan mı?”

“O evet. Hem fahişeymiş hem de muhbir.”

“Böylelerin sonu Kara Orman olur elbet.”

“Ders olsun bunlara.”

Biraz daha baktılar birbirlerine… Sonra bir grubun lideri sağa, diğer grubun lideri sola doğru yürümeye başladı. Arkasındakiler de onlara uydular .

Herkes kendi acısının peşinde…

Ellerine meşaleler, ağızlarında kendi aradıklarının isimleriyle;

“Hasaaan!.. Fatmaaa!!!”

Yazı – Serkan Öztürk

Önceki
Yanılsama