Hikaye – Sabriye Salbaş

Fotoğraf- Onur Emirtekin

Aşkın ızdırap dolu kokusu ile uyanıyorum bu günlerde. Kalktığımı bile fark etmeden aynanın önünde buluyorum kendimi. Yüzümü sanki aynı suyla yıkıyorum her sabah, öyle temizlenmiyor. Aynı noktaya takılıyorum yüzümde. Yavaş yavaş gözlerim aşağıya iniyor, iki göğsümün arasındaki yumruğu görüyor gibi bakıyorum. “Yine sen,” diyorum, “Yine tam orası…” cümlemi bitiremiyorum. Hayatımda çoğu şeyi bitirmediğim gibi.

Serin bugün hava. Kara bulutlar sarmış dünyayı. Kalın giyindim o yüzden, yürüdüğümde biraz rahatsız etse de üstümdekiler. Elime simit alıyorum yol üstü ve parkta bir bankın üstüne oturuyorum. Etrafımda her şey hızlı ilerliyor. Ben ise yavaş yavaş simidimi kemiriyorum. Önüme iki çocuk geliyor. Mendil uzatıp, para istiyorlar, ama ben onları duymuyorum. İçimdeki ses bangır bangır. Çocukların yüzlerine bakıyorum. Birisi uzun yüzlü beyaz tenli, masum sessiz bir çocuğa benziyor. Dokunsam ağlayacak gibi duruyor. Diğeri ise kötü enerji veriyor bana. Yüzümü burkuyorum. Diğerinden yaşça büyük, sinirli ve çirkin. Tam anlayamıyorum çirkin mi değil mi diye ama güzel bir his vermiyor bana. Üstü de diğerine bakarak daha pis ve yırtık. Israr ediyor, ben hala duymuyorum. Elini uzatıyor, yaklaşmaya çalışıyor ve git gide agresifleşiyor. Ben ise sadece yüzlerine bakıyorum. Kim bilir o para ile ne yapacaklar. Aileleri nerededir acaba? Benimkiler nerede bu arada? Düşünemiyorum. Diğer küçük çocuğa kayıyor gözlerim. Öyle sessizce büyüğüne bakıyor. Abisi galiba, ama emin olamıyorum. Belki de sadece yolda karşılaşmış iki çocuk. Aileleri tarafından terk edilmiş, tinerciler tarafından zorla çalıştırılıp paralarını yiyorlardır. Uyuşturucu… Belki de uyuşturucuya başlamışlardır. Bu yaşta? Belki olabilir, olmayabilir de…

Fotoğraf – Halit Ömer Camcı

Küçük çoğunun yüzüne daha derin baktıkça, onun içindeki hüznü seziyorum. Bazen olur ya karşınızdakinin hissettiği sizinkisiyle aynıdır. O da sanki özlem çekiyor bir şeylere. Ailesine, arkadaşlarına… Hayal ediyorum onu yeşil büyük bahçede. Elinde top ve etrafında abi ve ablaları. Oyun oynuyorlar. Neşeli, mutlu bir çocuk. Oyunun ortasında çok sevdiği annesi çağırıyor, elinde limonata ve kurabiye. Her anne çok sevilir değil mi? Onlar anne sonuçta. Öylece saatlerce oyun oynayıp, akşam huzurlu bir akşam yemeğinde bulunan o çocuk, ailesinin de göz bebeğidir. Okulda başarılı, sevilen bir çocuğa benziyor. İleride kesin bir şeyler olur bu çocuktan. Sanki bir doktor havası var. Gerçi bu yaşta bunu demek? Bilemiyorum.

fotoğraf- Onur Emirtekin

Diğer çocuğun akıbeti için pek parlak şeyler düşünemiyorum. Evde olay çıkarıp da kaçmış gibi bu çocuk. Kötü arkadaşlıklar edinilip, okullu da terk etmiş. Dövüş kavga vesaire vesaire… Sevilmeyen, bu yaşta hayata küsen ve küstüren bir tipi var. Geçen hafta ben bu çocuğu karakolda mı gördüm acaba? Emin değilim.
Baktılar ben ne para ne cevap veriyorum, yanımdan ayrıldılar. Önde çirkin çocuk, eli beyaz yüzlü çocuğun elinde. Oradan oraya mendil uzatıyorlar. Bir kadından alabiliyorlar nihayetinde para. Ben ise gözlerimle takip ediyorum onları. Acaba ne yapacaklar parayı? Kadından parayı alır almaz, simitçinin yanına koşuyorlar. İkisi de öyle mutlu öyle sevinçli ki… Üç simit alıyorlar. Sonra az ilerideki tekerlekli sandalyede olan çocuğun yanına gidiyorlar ve sanki ellerinde hazine varmış gibi simidi sallıyorlar. Birbirlerine sarıldıktan sonra, simitlerini yiyip, gülüyorlar. Küçük çocuk şimdi de tekerlekli sandalyede olan çocuğun elini tutuyor. Büyük olan ise gururlu gururlu onu sürüyor. Israrların sebebi demek ki üç simit alasıya kadarmış. Üç simit ile mutlu olunabiliyormuş. Üç simit ve üç kardeş, tüm dünyanın yükünü alıyor demek ki..

Peşlerinden gidip cebimde olan tüm parayı veriyorum. Büyüğü kabul etmiyor. “Bize bunlar yeter,” diyor ve yollarına devam ediyorlar. Bir an gülümsüyorum, gururlanıyorum tanımadığım çocuk için. Gözümde güzelleşiyor sanki az önce çirkin bulduğum o çocuk. “Birlikte,” diyorum “şuradaki kafeye oturup, muhabbet edelim mi?” üçü birbirine bakıp gülümsüyorlar ve benim içimdeki o yumruk kayboluyor.

(Ağustos 2020)

Hikaye – Sabriye Salbaş

Fotoğraf – Onur Emirtekin

Sonraki
Teşekkür