Kağıt Kesiği

Hikaye – Dilan Kılıç

Çok kan döküldü bu sevda için. Kanımın son damlasına kadar. Yok ya son damla biraz iddialı oldu galiba. Yani kafi derecede kanım aktı demek istiyorum. Of kan da tutar beni ya. Eskiden tutardı gerçi. Alıştım. Sensizliğe alıştığım gibi.

     Yırtıp attım sana dair tüm yazdıklarımı. Her yanım kağıt kesiği. Ellerim senden bana kalan kesiklerle dolu şimdi. Çok kan döküldü bu sevdaya çok. Sonra baktım kansızlık başladı bende, teknolojiye geçtim artık ne yapayım. Bugünler için vardı ne de olsa teknoloji denen şey. Doktorum da “Kağıda kaleme dokunma, ciddi kansızlık var sende.” demişti zaten. E-mail atayım dedim. Sonra önemsize falan düşer de göremezsin diye oradan da atmadım. Yazdım, yazdım, yazdım. Sayfalarca. Sildim. Aman iyi oldu. Tam yazamamıştım, bir türlü kelimelere sığdıramamıştım seni zaten.

      Ne kelimelerime sığdın ne de kalbime. Yani kalbime sığdırmıştım ben seni aslında ama. Bir daraldın sen. Ya da ben mi daralttım? Eğer öyleyse canım, özür dilerim. Eşeklik ettim. Kötü bir şey yapmadım ki. Sevdim sadece. “Çok sevince gider.” diyenlere “Yok ya, siz sevmeyi beceremiyorsunuz.” diyordum.  Ben de beceremedim galiba. Elime yüzüme bulaştırdım seni sevmeyi. Elime yüzüme bulaş istedim ya o da ayrı. Her bir zerreme bulaşsın istedim seni sevmelerim. Dilim bir seni konuşsun, gözlerim bir sana baksın, ellerim bir senin saçlarında dolansın, ayaklarım hep sana koşsun, kalbim hep sana atsın istedim. Çok mu şey istedim? Sana çok geldi herhalde. Gittin çünkü…

      Sen gittikten çok sonra, bir gün eve giderken bir çiçekçi çıktı yoluma. İçinde ruhumun karasını gördüğüm el arabasına çiçeklerini yüklemiş adamı durdurup “Abi, şu soluk çiçekleri kim alıyor ki.” diye soruverdim birden. “Ne soluğu kardeşim? Taptaze çiçekler görmüyor musun?” Görmüyorum be abi, göremiyorum işte. Konuşmak beni çok yoruyordu. Gözüme takıldı çelimsiz bir saksıda, sarı renkte bir menekşe çiçeği. Ayrılık rengi. Senin rengin. Az buçuk kalan aklımda gitti. Kalbim ellerime düştü. Bir kez daha. Geçip gidemedim. Aldım, eve getirdim. Saçlarını okşar gibi okşadım, yanağına utangaç bir öpücük kondurur gibi öptüm çiçeği. Ah Menekşe ah! Sensizliğe alışmışken, yine bir şekil yaptın çıktın karşıma. Ah güzel Allah’ım onsuzluğu da sevmiştim ben oysa.

        Saksısını değiştirdim. Senin sevdiğin, evin güneş gören tek köşesine aldım. Evine tekrar hoş geldin Menekşem. Hadi yeniden başlayalım. Suyunu verdim. Konuştum biraz. İstemeye istemeye yalnız bıraktım bazen. Yeniden başlayalım diye söz verdim ya eskisi gibi çok sevmek yok. Doğruymuş. Çok sevince gidermiş. Artık böyle. Böyle de, dayanamadım yine. Duramam ki ben seni sevmeden. Güneşe yüzünü dönerken, ben odamın kapısından izledim her sabah. Suyunu verirken şarkılar söyledim içimden, eğilip kokusunu içime çekmek istedim. Bir parça senle dolsun ciğerlerim diye. Sonra Ahmet abinin sözleri geldi aklıma; “Bir menekşe kokusunda seni aramak var ya…” Ah be! Toprağı bol olsun. Menekşe çiçeğinin kokusunda seni aradım her gün, her gece. Ben bulamadan o gitti. Güneş gören yerde, bol suyla… Bir tane daha aldım. O da gitti. Sonra bir tane daha, bir tane daha… Yine fazla sevmiştim herhalde. İçimden sevmiştim oysa bu kez. Söz vermiştim.

        İçimi kanattın, anamı ağlattın ama ben senin gelişini sevdiğim gibi gidişini de çok sevdim. Sana ait, sana dair ne varsa çok sevdim.

        İşte böyle. Senden sonra her menekşenin kokusunda seni arıyorum. Hala. Olur da bir gün bulabilirsem ne ala. Bulamazsam da canın sağ olsun be menekşe.

Hikaye – Dilan Kılıç