Yarım Kalan Şiirler

Hikaye – Ahmet Bozkuş

Üniversite öğrencisiydim. Bizim fakülteden dolmuşların olduğu yere kadar yürürdük hep. Bu arada Hukuk, Fen Edebiyat, Tıp fakültelerinin önünden geçerdik. Arkadaşlarımızla karşılaşmak, o yolu beraber gitmek o yılların en güzel anlarıydı belki de.

Bir gün Hukuk Fakültesi’nin önünden geçerken onun sesini duydum. Bir tiyatrocu gibi zarif bir ses tonu ve diksiyonu vardı. Nerede duysam tanırım! Konservatuvar okuması gereken bir insandı bana kalırsa, ne işi vardı Hukuk Fakültesi’nde? Hayat işte…

Şarkılar söyleyecek, şiirler okuyacak bir ruhu vardı ama kalın hukuk kitaplarıyla başa çıkmaya çalışıyordu ve bunu da başarıyordu. Tiyatro sahnesinde harika performanslar sergileyecekken mahkeme salonlarında konuşacaktı.

Neşeli bir halde yanıma geldi, daha konuşmadan bir şey unuttuğunu fark etti. Elindeki kitapları ve klasörü bana emanet edip hızlı adımlarla geri girdi binaya. Onu beklerken en üstteki kâğıda kaydı gözüm. Bir şiir vardı dumanı üstünde…

“Annemin bakışlarındaki acıyla hatırlarım

Erik ağaçlarını…

Sanki bir gün onun duymaması için sessizce

Ağaçların en safı budur dedi.

Şubatın yalancı güneşine aldanır

Açar çiçeklerini

Güneşsiz bir martta ise

Gözyaşı gibi döker hepsini.”

Böyle diyordu. Yalancı bahara aldanıp çiçeklerini kaybeden erik ağacının hikayesini öyle güzel yazmıştı ki… Neşesinin sebebini anlamıştım. Tamamlanmış bir şiir mutlu ediyordu insanı. İçini dökünce ağırlığı azalan bulutlar gibi. Göğsünü daraltan kederden kurtarıyordu kâğıda vermek sırlarını. Kuyuya haykırmak gibi…

Şiirin yazılı olduğu kâğıdın sonunda bir boşluk vardı, dayanamadım, şiirin bende bıraktığı hissi anlatan bir dörtlük ekledim. Fena da olmadı yani…

Şiirine “Fısıltıyla gelen seste hüzündaşım diyor ki…” diyerek benim dörtlüğümü de eklemişti.

Sonra aramızdaki bu şiirleşmeler devam etti. Benim yazdığım “Eylül’e Sitem” şiirine “Eylül Savunması” ile cevap vermişti. İnsanın şiirini emanet edebileceği bir dostunun olması ne kadar kıymetliymiş onunla görüşemediğim yıllarda bunu daha iyi anladım.

Geçen yıllar içerisinde birkaç kez İstanbul’da birlikte denizi seyrettik, memleket yorgunu bir kalbi vardı, hissediyordum. Adalet dağıtmak gibi bir yük vardı omuzlarında, hassas ve vicdanlı bir kalp için ne kadar ağır bir yükmüş o teraziyi dengede tutmaya çalışmak. Sürgünden de payını almıştı yalnızlıktan da o terazinin ayarını bozmadığı için.

Onu en son bir fotoğrafta gördüm. Elinde siyah bir çantayla, adalet dağıttığı binadan boynu bükük ayrılırken. Yüzünde derin bir hayal kırıklığı, tarifsiz bir sitem vardı. Çantasının içi kırılan, ezilen, parçalanan hayalleriyle doluydu. Babasız büyümüş, annesine, kardeşlerine liman olmuş, alnının teriyle kendisine bir dünya kurmuş adam, omzunda taşıdığı terazi paramparça edilip sürükleniyordu duvarların ardına. Ve ben sadece o fotoğrafa bakıp susuyordum.

Bir daha şiir yazdı mı bilmiyorum. Hayalleri ne halde bilmiyorum. Hukuk okuduğuna pişman mı, sanatçı olsa daha mı güzel olurdu, hayatı başka bir yolda ilerlerdi belki. O zaman da biz tanışamazdık büyük ihtimalle.

Yine bir Eylül ayındayız, benim çok yarım şiirim var, tamamlamak da gelmiyor içimden. Bu kadar sitemle, hüzünle, gamla tek başına mücadele edilmiyor. Bir dostun daha kalem uzatması gerekiyor.

Bir yandan da on yedi sene evvel Diyarbakır’da birlikte dinlediğimiz o şarkıyı dinliyorum:

“Vazgeçmek elimde değil gerisi boş
Yaprağın kaderi düşmekmiş”

Eylül 2020 

 

Hikaye- Ahmet Bozkuş