Başka Bir Göğün Altında

Hikaye – Şeyma Yol Kara

Adım Ferhat. Barış’ın babasıyım. Bu, çokça duyduğum, hakkında bir sürü şey bildiğim İstanbul’a ilk gelişim. Belli ki son olacak. Son olmalı. O yüzden doya doya bakıyorum denizine, minarelerine, kıvrılıp giden dik yokuşlarına, kuşlarına. Kuşlar bile bizim oralardaki kuşlardan daha özgür sanki. Sesi de bir başka bu şehrin. Her saatin, her mekanın, her ezanın sesi başka. İnsanları hiç saymıyorum onlar zaten her yerde bambaşka. Aslında hep aynı. Acıyan, acıtan, konuşan, susan, bakan, görmeyen, aldatan, seven, ölen ve öldüren insanlar.

Montumun cebinden buruşmuş kağıdı çıkardım. Gideceğim adresi iyice ezberledim. Sonra kağıdı küçük parçalara ayırdım. Tam da benden istendiği gibi her bir parçayı farklı yerlerdeki çöplere attım. Hatta en son parçayı bir umumi helada bıraktım. Küçücük dar bir sokağa girdim. Galiba otobüste boynum tutulmuştu. Ondan mıdır bilmem sol kolum iyice ağrımaya başladı. Nefesim de kesilir gibi oluyordu ara sıra. Sağ elimi cebimden çıkarıp kolumu biraz ovaladım. Bu defa ağrı sırtıma doğru kaymıştı. Geçmesini beklemekten başka yapacak bir şey yoktu. Evde olsam bunu Hazal yapardı incecik parmaklarıyla. Ben “yeter” demesem sanki sonsuza kadar devam edecek. Artık onlara uzak ama ölüme yakınım. Öleceğimi biliyorum. Ama neden her şey anlamsızlaşmamıştı hala? Anılarım, acılarım neden silinip gitmiyordu? Adresteki yere iyice yaklaşmıştım. Gideceğim adresteki sokak ismini sordum caddedeki kuruyemişçiye. Kapının hemen yanında kavrulan leblebilerin kokusunu içime çektim.

Aksaray’la Laleli arasında bir sokaktayım şimdi. Binaların kapı numaralarına bakarak yürüyorum. Tarihi ve taş binaların arasında kalmış küçücük apartmanlar nedense canımı sıkıyor. Sırtımdaki ağrı yavaştan geçiyor. Sonunda kadın çantası ve saat satan bir dükkanın üstünde görüyorum numarayı. Etrafa bakarak beni kimsenin görmediğine emin olduktan sonra kapıdan giriyorum. Selam verip adımı söylüyorum. Tahta boncuklu perdeden geçip beton merdivenlerden yukarıya çıkıyorum. Önümde otuzlu yaşlarda çelimsiz bir adam var. Pencereleri gazete kağıtlarıyla kaplanmış karanlık ve rutubetli bir odayı işaret ediyor. Odada iki kişi beni bekliyorlar belli ki. Ayağa kalkıp “hoş geldin” diyorlar. Neye hoş geldim ben de bilemiyorum. Ağzında sigarayla konuşan adamın bıyıkları sararmış. Midem bulanıyor. İnce belli bardağa doldurdukları çayı bile içemiyorum. Dolaptan malzemeleri çıkarıp ne yapmam gerektiğini anlatıyorlar. O kadar güzel anlatıyorlar ki hemen anlıyorum. Nasıl gideceğimi, neler yapmam, nelere dikkat etmem gerektiğini. Montumu çıkarıyorum. Sahte kimliğimi sağ cebime yerleştiriyorum. Bu sahte kimlik işinin onları epey zorladığından bahsediyorlar. Onları zahmete soktuğum için özür diliyorum. Ama oğlumun ve karımın beni böyle hatırlamalarını istemiyorum. Oğlan hasta olunca kaçtı desinler, çalışmaya gitti dönmedi desinler, kör kurşuna hedef oldu desinler ya da gidip de dön(e)meyenler için ne denirse onu desinler. Ama bunu bilmesinler. Sarı bıyıklının karşısındaki adam bir fotoğraf uzatıyor usulca. Oğlumla göz göze geliyorum ve zaman duruyor. Ameliyathanenin önünde çekilmiş. Yanında annesi var ve en güzeli ikisi de gülüyor. “Ameliyata girerken çekilmiş. Uzun sürmüş ama iyi geçmiş. Dinleniyormuş. Kimseyi almadıklarından yanına yeni fotoğrafı yok.” Diyor adam bana bakarak. Kafamı sallayıp teşekkür ediyorum. Ellerine sarılıp öpmek istiyorum aslında. Ama çok fazla hareket etmemem gerekiyor. Öyle dediler. Kalbim sevinçten olacak yerinden çıkacak gibi çarpıyor. Elimdeki fotoğrafı kalbimin üstüne koyuyorum. Kalp atışlarım biraz yavaşlıyor. Rahatlıyorum. “İki yaşından beri kalp bekliyoruz.” diyebiliyorum sadece gözyaşlarımı silerken. Doktora ilk gittiğimizde genetik olabilir demişti. Ailede yoktu hiç Barış gibi hasta olan. Annem şekerden ölmüştü, babam domuz avında kaza kurşunuyla. Hazal, narindir solgundur ama neredeyse hiç doktor görmemiştir. Ben taş gibi kaya gibi sağlamım çok şükür. Ara sıra kolum ve sırtım ağrır o da ovalayınca geçer gider. Bu çocuk kime çekti o zaman? “Olacağı varmış oğlum,” demişti annem rahmetli. O cümlenin bir başka şekli de “öleceği varmış, ölmüş.” Ama şimdi hiçbirinin önemi yok. Arkadaşlarıyla koşarken nefes nefese kalmayacak, soğuk havalarda dışarı çıkabilecek ve en güzeli de polis olabilecek. Çok sevdiği o üniformayı giyip kötü insanları yakalayabilecek. En çok istediği şey polis olmak. Komiser Barış. Ne güzel yakıştı ama. İyice baktıktan sonra fotoğrafı geri uzatıyorum. Benim gibi o da imha olsun, kaybolsun, yok olsun. Hiçbir iz, hiçbir anı kalmasın istiyorum ardımda. Kolumun içine pimi yerleştirip sol elime düğmeyi veriyorlar. Montumun kolunda saklıyorum ve sıkıca tutuyorum. Baş parmağımı geride tutmam söyleniyor. Denileni yapıyorum. Sol kolum sızlıyor, uyuşuyor. Elimi açıp kapatıyorum. Terlememem gerektiğini biliyorum ve başka şeyler düşünmeye çalışıyorum.

Artık bir canlı bombayım. İyi bir insan, kendi halinde bir adam olarak girdiğim o dükkandan bir intihar bombacısı olarak çıktım. Hep gazetelerde okuduğum, televizyonda haberlerini seyredip içten içe kızdığım o insanlardan biriyim. İstiklal Caddesi’ne doğru yürüyorum. Bağımsızlık demekmiş İstiklal. Bunu da oğlumdan öğrenmiştim. Okuduğu bir şiirde geçiyormuş. Her yer kedilerle, kuş cıvıltılarıyla, kestane kokularıyla ve kirli kaldırım taşlarıyla dolu. Yaşamak, yürümek, görmek ne güzel şeymiş. Geç de olsa anlıyorum. Tadını çıkara çıkara, etrafa baka baka yürüyorum. Bir turist gibi, bir baba gibi, bir ölüm gibi yürüyorum. Düğmeyi elimde tutuyorum ama sıkmıyorum. Zaten elim öyle uyuştu ki basacak gücü yok. Ama yürümek iyi geliyor. Kaldırımlardaki çöplerin dibinde dolaşan kedilere bakıyorum. Bembeyaz, kocaman kuşlar uçuyor tepemde çığlıklar atarak. İlk defa görüyorum onları. Leylek desem değil keklik desem hiç değil. Merak ediyorum. Sadece izliyorum uzaktan. Gökyüzüne bakınca aklım karışıyor. Allah affeder mi beni? Kimseye zarar vermeyeceğim, en boş anı kollayacağım. Onlara sadece bombayı patlatma sözü verdim, insanları öldürme sözü değil. Katil olmayacağım, kimse ölmeyecek. İçimden Allah’a söz veriyorum. “Kimse ölmeyecek,” diye. Ama o da biliyor işte kötü bir insan değilim ben. Bir savaşın ortasında değilim. Uğruna öleceğim bir ideolojim, davam yok. Körü körüne inandığım hiçbir şey yok. Sıradan bir insanım ben, hep öyle oldum. Mesela gelirken bakkalın borcunu kapattım. Türkan Teyze’nin odunlarını içeri taşıdım. Annemle babamın mezarını sulayıp dua ettim. Hazal’a mor çiçekli o fistanı aldım. Barış’a da iyileşince oynasın diye meşin bir futbol topu. Kahvedekilere birer çay söyledim. Hepsi de sevindi, sırtıma vurdular. Sigaram, içkim, kumarım yok. Kavga nedir, yumruk nasıl atılır bilmem. Hiç ava gitmedim, sinek dışında bir hayvan öldürmedim.

Kamyonla tank arası bir araç duruyor tam da meydanda. Yavaşlıyorum. Gençten bir polis geziniyor devasa aracın önünde. Gelene geçene kimlik soruyor. Çok yaklaşmak istemiyorum. Boş bir alan görüp oraya yöneliyorum. Burası olmaz. Burada cami var. Şurada da küçük bir dükkan. Dükkanın önünde üç beş tane yavru kedi plastik bir kaptan su içiyor. Karşıya doğru geçerken polisle bakışıyoruz. Başımla selam veriyorum. Gülümseyerek alıyor selamımı. Hala bana bakıyor. Biraz daha ilerliyorum, polisin beni göremeyeceği bir yer bakınıyorum. Kuşlar uçuşuyor tepemde. “Gidin,” diyorum içimden. Derken uyuklayan bir kedi görüyorum duvarın dibinde. Kovalıyorum uykusundan uyandırıp. Mırıltılar çıkararak uzaklaşıyor. Kuşların da gitmesini bekliyorum. Yollar bomboş. Dükkanların çoğu kapalı. Sırtıma saplanan ağrıya aldırmadan sol elimle kavrıyorum düğmeyi. Son kez gökyüzüne bakıyorum. Derin bir nefes almak istiyorum ama alamıyorum. Terlemeye başladığımı hissediyorum. Göğsüm hiç olmadığı kadar daralıyor. Düğmeye basmak istiyorum. Ama parmaklarım sanki bedenimin bir parçası değilmişçesine inat ediyor. O sırada polisi görüyorum yeniden. Bana doğru hızlı adımlarla geliyor. Yaklaşıp yüzüme bakıyor yeniden. Ben de onun ışıl ışıl yanan gözlerine. Oğlum geliyor gözümün önüne. Kapkara gözleri, gümrah kirpikleriyle. Hızlıca sahte kimliğimi çıkartıp uzatıyorum. Gülümsüyor bana. Kimliğe şöyle bir bakıp geri veriyor. “Çok tanıdık geldi yüzünüz?” diyor. Ben cevap veremiyorum. Göğsümden saplanıp sırtımdan çıkmış kocaman bir bıçak var sanki. Acım yüzümden de okunuyor olacak ki polisin yüzündeki gülümseme de donup kalıyor. Telsizini çıkarıyor. Yakalandığımı düşünüyorum. Oğlumu, karımı, hayatımı geçiriyorum gözümün önünden. “Ben komiser Barış. Acil ambulans.” Deyip sağ koluma giriyor. Barış. Komiser Barış. Gülümsüyorum. Ona yaslanıyorum korkusuzca. Çok geçmeden siren sesleri duyuyorum. Polis mi ambulans mı? “Yakalandım mı, patlatabildim mi?” diye sayıklıyorum. Söylediklerimden kimse bir şey anlamıyor. Başıma toplananlar aralanıyor. Beyaz giysili bir kızcağız geliyor. “Enfarktüs.” diye bağırırken göğsümü açmaya çalışıyor. Sağ elimi kaldırıp engel olmak istiyorum, yapamıyorum. Gözlerim kapanıyor, nefes alamıyorum. Polisin telaşlı sesini duyuyorum yeniden. “Kalp krizi geçiriyor açılın, kalp krizi.”  Beyaz kuşlar yeniden dolaşıyor tepemde. Yattığım yerden gözlerimi son kez açıp gökyüzüne bakıyorum. İstiklaldeyim yanımda Barış var. Kimse ölmüyor. 

Ekim 2020 

Hikaye – Şeyma Yol Kaya 

Önceki
Sessizlik
Sonraki
Çocuk