Kırık Saat Zamanı

Hikaye – Ahmet Bozkuş

Çocuktum. Tam olarak kaç yaşımda olduğumu bilmediğim bir çocukluk günümdü. Zeytin ve limon ağaçlarının arasından geçip, evin sokakla sınır olan sarı duvarına sırtımı yaslayıp izlemiştim o veda sahnesini.

Ardından su dökülen delikanlı dayımdı. Çok severdim onu, o da beni ve yeğenlerini çok severdi. Askere gidiyordu ve arkasından su dökülüyordu. Su gibi hızlı geçsin bu ayrılık zamanı ve geri dönsün diye. Annemin, teyzemin, anneannemin ağladığını hatırlıyorum ama dedem ve orada bulunan diğer adamlar ağlamıyordu. Henüz insan içinde ağlayacak yaşa gelmemişlerdi demek ki.

Erkeklerin kurak bir dönemleri var. Çocukluk ve ihtiyarlık arasındaki o uzun yılları gözyaşlarını içlerine akıtarak geçiriyorlar. Dedim ya, yaşım küçüktü bütün detaylarını hatırlamıyorum o ayrılık anının ama aklımda kalan ve hiç unutmadığım bir detay var. Saate baktığımda yadıma düşen hatıralardan birisidir bu:

Dayım yola çıkmadan hemen önce dedem ona bir nasihat verdi. Ben de oradaydım, payıma düşeni aldım.

Dedem, askerliğini İstanbul’da yapmış. O yıllarda okuma yazma bilen asker sayısı çok fazla olmadığı için onu kâtip yapmışlar. Bunu büyük bir keyifle anlatırdı her zaman bize. Genellikle o zamanki İstanbul’u o kadar net bir şekilde anlatırdı ki şaşırırdım. Benden karşılaştırma yapmamı isterdi İstanbul’un eski ve yeni hali arasında. Bir gün dedemi İstanbul’a götürmek ve askerlik hatıralarının geçtiği yerleri yeniden gezdirmek istemiştim ama kısmet olmadı.

Askerliğini kâtip olarak yaparken birçok askerin izin belgelerini, hava değişim kağıtlarını, raporlarını, mektuplarını yazıyor. Elinden mühim evraklar geçiyor sık sık.

Bazen askerler ondan küçük iyilikler istiyor, şayet istedikleri şey kanuna, kurala aykırı değilse yapıyor dedem. “Gariban çocuklardı, azıcık sevinsinler, sevaptır.” diyordu. Bazen de hakkı olmayan bir şeyler isteyen askerler oluyor. Fazladan izin, nöbet sırasında değişiklik gibi… Onları da geri çeviriyor.

Bir gün nasıl olduysa uyuyor şeytana ve bir hata yapıyor dedem. Kendisinden fazladan izin yazmasını isteyen bir askere önce olumsuz cevap veriyor sonra bu asker çıkarıp bir miktar para veriyor. Bugünün on lirası mıdır, yirmi lirası mıdır bilemem ama çok küçük bir para işte. Dedem, yapıyor o hatayı ve yazıyor izin kağıdını.

Kâğıdı veriyor, asker gidiyor. Dedem parayı cebine koyacakken, babasının hediyesi olan köstekli saat cebinden düşüp parçalanıyor. Daha cebine bile girmeden haram para, yanında taşıdığı en değerli helali parçalanıyor dedemin. Öyle büyük bir pişmanlık yaşıyor, öyle utanıyor ki bu yaptığından… Uzun zaman kimseye anlatamıyor. Elbette saati tamir ettiriyor, cebine koyamadığı haram paranın belki de on katı masraf ederek.

Bu hatırayı dayıma tane tane anlatan dedem:

“Aman oğlum hakkın olmayan hiçbir şeye elini sürme. Her zaman bir saat kırılıp da sana yanlış yaptığını hatırlatmayabilir.” diye sıkı sıkı tembihlemişti.

Bu hatırayı bu kadar iyi hatırlamamın bir başka nedeni de dedemin bana ve bütün torunlarına okumak için bir şehre gidecek zaman, bir işe başlayacak zaman, bir yolculuğa çıkacak zaman bunu yeniden ve yeniden anlatması ve aynı nasihati yapmasıydı.

Belki de dedemin şansı, o güne kadar hiç harama el sürmemiş olmasıydı. Bir saat kırıldı ve onu çekip aldı bataklığa kaymasına izin vermeden. Bana kalırsa bir yerde bir hak yenince zamanda bir kırılma olur. Günler bereketini, sabahlar neşesini kaybeder. Gece daha da kararır, daralır, boğar. Belki de her insanı ilk kez yanlış yaptığında dünyada kırılan bir şey ikaz ediyordur. Kimisi bunu görüp, anlayıp, dersini alıyor kimi de yanlışta ısrar ediyordur.

Sizin de kırık saatleriniz var mı?

Ekim 2020 

Hikaye – Ahmet Bozkuş

Önceki
Öğretmen
Sonraki
Kuyu