Yazı – Ahmet Bozkuş

Alışveriş yapmayı hiç sevemedim. Hayır, cimri filan da değilim. Aksine fazla savurgan bile sayılırım ama alışveriş bana göre değil. Bir şey almam gerekiyorsa önce karar veririm sonra gider mağazada olabilecek en kısa zamanı geçirip uzaklaşırım olay mahallinden. Şayet kasada çok uzun sıra varsa alacağım şeyi bırakıp çıktığım da çok olmuştur. Bu klasik erkek davranışı mıdır yoksa bende abartılı bir durum mu var bilemiyorum.

Yine benim için zor bir alışveriş günüydü. Çok küçük bir meblağ ile aldığım iki parça eşyayla kasaya doğru ilerledim ve korktuğum şey başıma geldi. Kasada uzun bir kuyruk vardı. Mağaza çok kalabalık değildi halbuki. Bu durumda kasadaki beklemenin sebebi çabuk çözülecek bir sorun olabilirdi. O yüzden kötü günler için sakladığım sabrımdan bir miktar kullanmak makul geldi bana. Sıranın en arkasına geçtim ve fark ettim ki ortamdaki tek erkek benim. Garip bir huzursuzluk çöktü içime. “Acaba yanlış yerde miyim, burası sadece kadınlar içindi de ben kıt yabancı dilimden ötürü buna dair uyarıyı anlayamadım mı, erkeklere özel kasa mı var yoksa, iyi de burada öyle şey olmaz…” İçimdeki ekran altıya bölündü ve hepsi birbirinden bilgisiz altı uzman konunun altından girdi üstünden çıktı ve hiçbir faydalı sonuca ulaşamadı.

Hemen bir çözümleme yapmam ve kendimi teskin etmem gerekiyordu.

Etrafta bu kasanın kadınlara özel olduğuna dair hiçbir ibare yoktu, olsa anlardım. Yabancı dilimiz kıt dediysek o kadar da değil yani. Kasada iki kadın çalışan vardı. Genç olan işlemleri yapıyor, yaşı daha büyük olduğu belli olan diğeri onu yönlendiriyordu. Demek ki işe yeni başlayan genç kadından dolayı işlemler biraz uzun sürüyordu, gayet doğaldı, anlayışla karşılanan ve fazladan müsamaha gösterilmesi gereken bir durumdu nihayetinde.

Ben de sıranın bana gelmesini sakince beklemeye başladım. O sırada bir şey daha dikkatimi çekti.

İşe yeni başlayan genç kadın çok güler yüzlüydü, sürekli gülümsüyordu ama hiç konuşmuyordu. Yanındaki tecrübeli kadın, müşterilerle diyalog kuruyor ve arkadaşına işaret diliyle ne yapması gerektiğini anlatıyordu. Evet, işitme ve konuşma engelli genç kadın işe yeni başlamıştı. İşe alışmak kolay ve mümkündü ama aynı dili konuşamamak bambaşka bir zorluktu. Bu durumda sabır ve anlayışla beklemek çok daha anlamlı ve önemli oluyordu.

Birkaç kişinin işlemi bitti, önümde yedi sekiz kişi kaldı. Arkamda da birkaç kişi daha vardı. Yandaki kasalardan birisi daha çalışmaya başladı o esnada. Sırada bekleyenlerden o kasaya geçenler oldu doğal olarak ama ben bunu yapmadım. Telefonumu çıkardım ve işaret dilinde “Başarılar dilerim.” nasıl oluyor onu araştırmaya başladım ve sıra bana gelene kadar “Merhaba, başarılar dilerim, teşekkür ederim.” diyebilecek kadar bir şeyler öğrendim. Ve büyük bir heves ve acemilikle bunları söyledim.

Hani anadilinizde konuşamadığınız bir yerde ecel terleri dökerken birisi gelir ve sizinle birkaç kelime Türkçe konuşur da gözleriniz parlar ya… İşte tam da onu gördüm gözlerinde kadının. Daha fazlasını bilmediğim için hayıflandım hatta.

Son iki yıldır telefonumda en sık kullandığım uygulama “Çeviri” olduğu için çok şey söylemek isterken tıkanıp kalmayı, terlemeyi, bulunduğun ortamdan “Ulaaaaan!” diye bağırıp kaçma isteğini yakından tanıyorum. Benimki hayatın karşıma çıkardığı aşılabilir bir engel ve bakış açışını değiştirince bir fırsat… Lakin ömrü boyunca içinde ormanlar yanarken dışarıya kibrit alevinden fazlasını gönderemeyen insanlar var. Aşılması imkânsız ya da çok zor olan manilerle yaşayan insanların halinden habersiz geçerken günlerimiz, bir gün aniden karşımıza çıkıyorlar. O zaman durmak, beklemek, dinlemek, anlamak, hissetmek, paylaşmak su kadar değerli. Konuşamayana dil olmak, göremeyene göz olmak hava kadar kıymetli.

Kiminin dilindeki engel doğuştan geliyor, ömrü sessizlik içinde geçiyor. Kiminin de ses çıkarması yasaklanıyor, konuşamıyor. Hangisi daha acı, hangisi daha kötü, hangisi daha büyük talihsizlik…

Konuşamamış, derdini anlatamamış, sözüne hiç kulak verilmemiş birinin ne kadar uzun olursa olsun her hecesini beklemek boynumuzun borcu.

Bir yerde bir sessizliğe denk gelirsek, sebebini anlayıp, onu en uygun notayla bozmalıyız belki de.

Ekim 2020 

Yazı – Ahmet Bozkuş

Fotoğraf: Engin Akyurt