Hikaye: Suna Göynük

Benim kadim dostum Heves’tir. Onun takma adı bu olunca benimkini de mecburen Heva koyduk. Heva–Heves olduk böylece. Sade ruhumuz değil, isimlerimiz de tamamlasın istedik birbirini. Bazı konularda ayrı düşsek de bir kuralımız var ki harfiyen uyuyoruz; aşka bulaşmak yok!

Yorgun argın eve dönüyorduk o gün. Omuzlarımızda seyahat çantalarına benzer geniş çantalar. Yuvarlak kalçalarımız hop inip hop kalkıyor. Kırıtmıyoruz, yürüyüşümüz böyle.

Çenesi düşmüş yine, yol boyunca konuşup duruyor Heves, soruyor: “Doğru söyle sana da Hacca gideceğini söyledi mi?”

“Hı hı!” diyorum, şişirdiğim sakızı yapıştığı yerden çekerken. Tekrar şişirip tekrar burnumun ucuna yapıştırıyorum. Şaşı gözlerle balona bakarken bir yandan da devamını getiriyorum sözlerimin: “Bizim için de dua edip, Allah’tan af dileyecekmiş.” 

Bir gülmedir alıyor bunu. Kol çantasının askısı zincirli. Halkasından fırlıyor parmağının biri. Parmağını bir kendine, bir bana çevirip, “Bizim… Bizim için de öyle mi?” diyor. Bu neşe içindeki hali hoşuma gidiyor ilkin. Evet, anlamında başımı sallıyorum. Yürüyemiyor, neredeyse büküyor belini, ellerini dizlerine vuruyor, arada durup ııı, ııı diye sesler çıkarıyor, gözyaşlarını siliyor sonra yine başlıyor gülmeye. Biraz daha uzarsa kayışı hepten koparacak diye panikliyorum. “Yapma böyle, çarpılırsın!” diyorum. Gülme krizinden kurtulsun diye ciddi şeylerden bahsediyorum: “Belli ki o da bizim insan olduğumuzu gördü. Duymadın mı hiç, ayakkabısından köpeğe su içiren düşmüşü…”

“Sustum tamam, sustum!” diyor ve şakkadanak kesiyor gülmeyi.  Telefonu çalıyor o sıra, tatlı tatlı hıçkırırken “Koca çöplükte ara ki bulasın.” diye söylenmeye başlıyor. Ben de mıncıklar gibi çantayı dışından elleyip bulmasına yardımcı oluyorum. “Astarın içine kaçmış galiba” diyorum, balık yakalamışım gibi dibini avucumla sıkıştırıyorum. Heves, telefonu çıkarıp numaraya bakıyor önce, sonra boğazını temizler gibi öksürüp saçını geriye atıyor. Cilveyle konuşmaya başlıyor.

Güzel sayılmayız ikimiz de. Yaşımız da bir hayli. Yol yordam bilmemizden, işin erbabı olmamızdan yürüyor gemimiz.

Cep telefonunu omzuyla kulağı arasında sıkıştırıyor. Konuşurken yeniden daldırıyor elini çantasına, gelsene şöyle der gibi gözüyle işaret ediyor bana. Önünden geçtiğimiz postanenin bahçe demirlerine dayanıyoruz. İncecik bir deste parayı çantanın ağzına yaklaştırıp saymaya başlıyor, sayımı bitirince “Burası tamamdır.” diyor telefondakine, “Anlaştığımız gibi yani…”

Kapatırken sövüyor: “Dümbük!”

“Ne diyor senin dümbük?”

Fazla para mı vermişim, bir baksana cüzdanına demek için aramış. Elli lirası mı ne kayıpmış,” diyor Heves. Lafın gerisini ağzından kaçırıyor; “Para gibi, fantezide de cimrileşse ya!”

İçim cız ediyor o anda. Soruyorum: “Acıyor mu hâlâ?”

Daha demincek acıdan bahseden kendi değilmiş gibi koşar adım basıp gidiyor. 

“Hop! Ordan gitme” diyerek düşüyorum peşine. Ağlak çıkıyor sesim: “O yolu sevmiyorum. Batıkent-Sincan hattının metro inşaatı var.” diyorum, ama sapmış bulunuyoruz bir kere. Mola vermiş kazı altındaki işçiler. Yolların durumu içler acısı. Cambaz gibi bir oraya, bir buraya atlayarak kaldırıma ulaşıyoruz.

Köşe başındaki büfenin arkasında, çöp bidonuna dayalı bir şey çarpıyor gözümüze. Tostoparlak… Ayakucumla yoklayıp bir tekme savurasım var. Hırsımı, günün stresini çıkaracağım şeyi bulmuşum gibi sevinçle ilerliyorum. Fakat sekiz-on adım kala kıpırdadığını fark edince eylemimden vazgeçiyorum. Ancak iyice yaklaşınca benzetebiliyoruz insana. Başını bacaklarının arasına gömmüş, kollarını bacaklarına dolamış bir işçi. Açıktaki tek yeri biçimsiz-yüksek kamburu, deve hörgücünü andırıyor. Bizi görünce ayaklanıyor. İddiaya giriyoruz: Heves diyor ki; “Yaşı yetmiş, kilosu da kırk.”

“Daha neler!” diyorum, “Yetmiş yaş, kırk kilo ağırlığındaki adamı çalıştırırlar mı burada?” 

Bizi duymadığından emin olduğumuz için rahat konuşuyor, çaktırmadan inceliyoruz adamın perişanlığını. Kel kafası, tüysüz yüzü, horozumsu boynu ve çelimsiz bacakları çamurlu tulumla tuhaf bir uyum sağlamış. Canlı bir korkuluğu andırıyor. Ürküyorum hafiften.   

Çukura kaçmış çipil gözlerle kaçamak bakıyor ikimize. Sakınarak geçiyoruz önünden. Kazasız belasız geçmişken, çekip gidelim istiyorum ben. Duraksıyor Heves. Saydığı parayı çantasına koymamış, avucunda sıkıyor, kısıyor gözlerini, içinden hesap yaparcasına mırıl mırıl ilerliyorken ansızın arkasına dönüyor. Ne yapacağını tahmin ediyorum.

“Sakın!” deyip yetişiyorum. Elimi elinin üstüne kuvvetle bastırıyorum. Gözlerinin içine bakıyorum. Kaşlarımı çatıyorum, “Nasıl kazandığını unuttun mu?”

‘Tam da bu yüzden vermek istiyorum’ der gibi bana bakıyor Heves. Veririm-veremezsin, didişirken biz, adamın bakışlarının popomuzda gezindiğini fark ediyorum. Bununla kalsa iyi; bizim dahi lügatimizde olmayan edepsiz laflarla davette bulunuyor, sırıtıyor, ısrar ediyor. Put gibi kalakalıyoruz ortalık yerde. 

Çoktandır unuttuğumuz utanma duygusuna yakalanıyoruz Heves’le. Bakamıyoruz birbirimize, eğiyoruz başımızı. Bir süre konuşmadan yürüyoruz eve.

Kasım 20 

Hikaye: Suna Göynük

Sonraki
Özürlü