Kürk Mantolu Babaanne

Hikaye: Şeyma Yol Kara

Taş avludan geçip adlarını bilmediğim bir sürü çiçeği kokluyorum. Ölümün bu aydınlık bahçeye gelmiş olmasına inanamıyorum. Oysa ki çiçekler mis gibi yaşamak kokuyor. Ayakkabılarımı çıkarıp içeri giriyorum. Gölgede kalmış onca kalabalık birden üstüme geliyor. Güneşli bir pencere önüne kuruluyorum.

Çok geçmeden beni kolumdan tutup diğer odaya geçirmek istiyor yaşlıca bir kadın. Çocuk bedenim ürperiyor. İstemeyerek kalkıyorum yerimden. Evdeki sesler, bir uğultuya dönüşüyor. Sessizlik yok oluyor. 

İki tane tahta valiz, irili ufaklı küçük sepetler, raflarda dizili emaye taslar, elde dokunmuş eski kilim, pirinç bir karyola, duvarda çerçeve içinde bir fotoğraf ve kulpları kırılmış iki kapılı bir gardırop. Bu odaya daha önce de girmiştim. Birkaç kadın başlarını kaldırıp bana bakıyor. Hepsi aynı kişiymiş gibi geliyor. Biri elime sararmış yapraklı eski bir defter tutuşturuyor. “Sen okumayı çok severmişsin, senin olsun,” diyor. Bir ölünün eşyası. Ölümün kokusu sinmiştir almasam diyorum, kimse duymuyor. İç çekip geçiyorlar yanımdan. Karanlığın çöktüğü aydınlık odada bir başıma kalıyorum. Defteri koyacak bir yer ararken içinden bir fotoğraf düşüyor. Eski. Siyah beyaz. Simsiyah kürklere bürünmüş bir kadınla göz göze geliyorum. Bir tren garında çekilmiş. Arkasında kalabalıklar. Oraya ait değilmiş gibi. Askıda yer bulamadığı için havada asılı kalan bir ceket gibi. Gözlerini kısmış, yüzünde acı çeken insanlara has bir ifadeyle duruyor. “Büyük babaannen,” diyor yine aynı kadın usulca. Sorular soruyorum ardı ardına. Ölü evine yeni ölümler çağıran kadınlar duymuyor beni. Elimdekileri bir kenara bırakıp çıkmak istiyorum. Bahçeye kaçmak. Koyacak yer bulamıyorum. Her yer dağınık. Sanki her yer ölmüş, yeniden diriliyor.

Yere bıraksam, bırakamıyorum. Açık duran pencerenin önünde çiçekleri görüyorum. Defteri oraya bırakıyorum usulca. Üstüne de kürkler içindeki kısık bakışlı kadını. Fotoğrafa bakarken, “Beni sana benzetiyorlar. Benim gibi seni de mi delirttiler yoksa?” deyip halimize gülüyorum.

Tam kapıdan çıkacakken yine o kadın yakalıyor beni omuzlarımdan. Her yer gül suyu kokuyor. Oysa gül kokmasını isterdim. Beyaz elbiseli kadın. Kolumun altına eski kağıt yığınları sokup gözden kayboluyor. Kapıdan çıkıyorum. Bahçede açıyorum eprimiş kağıt parçalarını. Eski bir gazete. Hakikat Gazetesi. Ocak ayının dokuzu. Köşede bir yazı. “Büyük Hikaye.” Yaşamın karanlık bir odasının aydınlık bahçesinde acıklı bir aşk hikayesi okuyorum. İyice eskimiş olan sayfalar eğilip bükülüyor. Hikayeyi bitirip sayfayı kapatınca onu görüyorum. Simsiyah  fotoğraftaki kürklü kadını. İstasyonu. Kısık bakışları. Bir kuytuda asılı kalmış bakışlarını. Babaannemi. Haberi okuyorum.

“Göçün etkilerini sizlerle paylaşırken birçok hikayeye de tanıklık ediyoruz. Resimde gördüğünüz on altı yaşındaki kız, getirebildiği tek mülk olan kürklerini sırtında taşımak zorunda kalmış. Bu fotoğraf çekildikten hemen sonra istasyonda fenalaşan genç kızın vücudunda çeşitli yaraların olduğu da ortaya çıktı.”

Taş avludan çıkarken adlarını bilmediğim bir sürü çiçeği kokluyorum. Bahçeye bakan küçük pencereden elimi uzatıp yeşil kaplı eski defteri ve fotoğrafı alıyorum. Ölümün bu aydınlık bahçeye gelebilmiş olmasına hala inanamıyorum.   

Hikaye: Şeyma Yol Kara

Önceki
Özürlü