Tren Metaforu ve Kötü Dünya Sendromu

Deneme: Bünyamin Köseli

Hayat, çoğu zaman, Schubert’in o enfes bestesi Serenat gibi akıp gidiyor bana kalırsa… Çağdaşı Beethoven’ın gölgesinde kalmak gibi bir azizliğe uğrayan besteci, söz konusu eserinde, hüzün ile neşeyi dahiyane bir şekilde harmanlıyor… Tıpkı gerçek hayat gibi… Ne çok neşeli ne de büsbütün hüzün dolu… Bestenin finalinde ise kendinden bekleneni yapıyor Schubert, o çok sevdiği dostlarıyla, Viyana’daki bir kafede, kahkaha atıp içkisini yudumlar gibi bitiriyor Serenat’ını ve sanki umut dolu olmalarını öğütlüyor dinleyicilerine… Bugün, elimizdeki cep telefonları sayesinde dünya, pek çok olaya kayıtsız kalamayacağımız bir yer haline geldi… Avusturya, Sri Lanka ve Venezuela’da arkası arkasına yaşanan acı olaylar, gündemden düşmeyen kadın cinayetleri ile tecavüz haberleri, katliamlar ve iç savaşlar… Chopin’in besteleri gibi her notasından hüzün yayılıyor sanki 24 saatimizin içine…

Belki de bu nedenle çevremdeki pek çok kişiden aynı cümleleri işitir oldum: ‘Sanırım dünyanın sonu geldi!’ ‘Böylesi bir dünyaya çocuk getirmeyi düşünemiyorum, nereye gitsem kendimi güvende hissedemiyorum…’

Eğer sizler de Kötü Dünya Sendromu’ndan bir parça muzdaripseniz, korkmayın derim. Çünkü dünya, sizin de bildiğiniz üzere bir yönü ile hep kötülükler, çatışmalar ve anksiyeteler tarihinden ibaret aslında… Şimdi paylaşacağım istatistik yüreğinize su serpecektir eminim(!)

MÖ 1500 ile MS 1860 yılları arasında dünya üzerinde toplam 8 bin barış antlaşması imzalandı. Bu antlaşmaların ortalama süresi ise sadece üç yıl sürdü. Evet, sadece üç yıl… Sonrası hep kan ve gözyaşı… Yeryüzünde ilk cinayet, bir peygamberin iki oğlu arasında işlendi ve toprak ilk kez insan kanı ile buluştu… Rivayet odur ki; Kabil, bir kadın yüzünden Habil’i öldürmeden önce akbabalar leşle beslenmiyordu… Ne zaman ki toprak bu cinayet sonrasında kan ile buluştu, akbabalar da işte o zaman diliminden sonra leş yemeye başladı… Ve tüm kötülükler için de sayaç bir daha hiç durmayacak şekilde dönmeye başladı…

Orta Çağ’da, Avrupa’nın herhangi bir kasabasında yaşasaydınız ve kasabanızdaki her yüz insandan yirmi beşinin kara vebadan öldüğüne şahit olsaydınız, komşunuza bunun bir kıyamet alameti olduğunu fısıldardınız korkulu gözlerle… Hindistan’da İngilizler, dokuma atölyelerinde çalışmasın diye babanızın kolunu kesmiş olsaydı dünya nasıl bir yer olurdu sizin için? Peki ya Latin Amerika ülkelerinde, doğduğunuz köyde, beyaz adam sizi kendi tarlanızda ölesiye çalıştırsaydı… Anlayacağınız kötülük bu çağa has değil… Bu çağa has olan yanı sadece fazlasıyla görünür olması… Kötü Dünya Sendromu, ilk kez 1. ve 2 Dünya Savaşları Avrupa’da üst üste gelip milyonlarca kişi hayatını kaybedince literatüre girdi… Karamsarlık, depresyon ve kaygı bozuklukları ile kendini gösterdi… Dünyanın gidişatına dair entelektüel kaygı taşıyan Stafen Zweig, Virginia Woolf ve Cesere Pavese başta olmak üzere onlarca yazar bu sendromdan nasibini aldı ve intihar yolunu seçti… İşte tam da bu sırada, sizlerin de sosyal medyada gördüğü ve bir çocuğa ait olduğu sanılan o ünlü soru cümlesi çıktı ortaya:

Bir tren garında bekleyen o küçük çocuk, kendinden yaşça büyük olan yanındaki kişiye, ‘Affedersiniz bayım daha iyi bir dünyaya giden tren var mı?’ diye soruyor… Ruhunda, ‘daha iyi bir dünya’ özlemi barındıranlar için bir metafordu tren… Sadece demir yüklü bir katar değildi o… Beat Kuşağına ilham oldu, ‘yolda olmak ve yolda yazmak’ bir edebiyat tarzı haline geldi, Dostoyevski en can alıcı romanlarından biri olan Budala’ya bir tren sahnesi ile başladı, Tolstoy bir tren garında ruhunu Tanrı’ya teslim etmeyi tercih etti… Jack London roman kahramanlarını trenle dolaştırdı gece gündüz… Bugün, Kars’a giden Doğu Ekspresi’nin de ‘daha iyi bir dünya’ metaforu ile dolduğunu, biletlerin aylar öncesinden tükendiğini düşünenlerdenim…Avrupa’da interrail, Rusya’da Trans-Sibirya hatları da her yıl yolcu sayısını katlıyor… Sendromun adı belli, ilaç ise bence tren yolculuğu! Sizi, kendi iç yolculuğunuza çıkaracak bir tren yolculuğu…

Deneme: Bünyamin Köseli

Önceki
İltifat