Deneme: Nur Akboz

Çizgiler, içinde bulunduğumuz dünya kadar kargaşa içinde ve elem dolu. Öyle bir anısı var ki gidenin dönmediği, dönmenin ancak Mevlevi sularda yeşeren bir an olarak kalakaldığı çizgiler. Seyre dalarken yokuşlardan uzanan, hayal dolu ve çocukça büyülenen rüyalar gibi çizgiler. Gece vakti sokak lambasına aldırmaz gibi yürüyüp, karanlığı aydınlık yapan ve aydınlık yolları bile karanlığa çevirecek ölçüde bazen masum, bazense acımasız çizgiler.

Aynı kalemle çizilen çizgilere kardeş derler, aynı yöne doğru uzayanlara ise “dost” denir.
Aynı kalemden çıkmasak da aynı renk ve kalınlıkta olmasak da aynı yöne doğru uzuyorduk. Bir beyaz çizgiyi takip ederken karşılaşmıştım seninle. Kimin kimsen yoktu belli ki. Ya da vardı da ben anlamamıştım gözlerinden. Oysa gözlerinde İbrahimî bir parlaklık vardı. Nasıl da bakıyordu öyle ateşe umut dolu ve bir o kadar da çaresizce.  Düşlerinde yer verdiğin kahramanlara başını günebakan çiçekleri çevirmiş gibiydin ben çizginin tam ortasındayken. Aklıma binbir türlü şey geliyordu. Heyelana mahkum olan ormanlık alanlar gibi patlamak üzereydin. Üzerine acımasızca düşen ne varsa bunlara katlanmak senin için olağandı ve sana çok yakışıyordu. “İşte!” dedim. Fakat çizgilerime hüzün düşmüştü artık.

Nedendir bu istikamet bir iken yolun iki olması? Sürüden ayrılanı mı kurt kapar, yoksa kurt sürüdeki ayrılığı mı bekler? Ben anlayamadım; nereden çıktı birdenbire bu birbirimizin üzerine silgi çekme çabası? Oysa biz kimsenin cetveline ölçü olmayacaktık. Sis yaklaştıkça açılır ya dost; uzaklaştıkça sis kapladı, kararttı bizi. Biz birbirimizi silme çabasındayken, bu firkat sisi elinde silgi olan kim varsa sildi, silüet eyledi…

“Gitme” demeyi çok istemiştim oysa, izin verseydi yüzündeki hüznün çizgileri… Uzaklaştıkça birbirimizden kayboluyordu gözlerindeki parlaklık. Dağın denize, denizin kumlara ve kumların güneşe uzaklaştığı gibi bir uzaklık. Hangi çizgi geri getirebilir beni sana? Söyle, kırmızı mıydı bizi böyle ayrı tutan? Yoksa gök kubbenin mavisi mi? Şu dağlara sere serpe serilen yeşilin ahı mı?

Sen iste kaybolsa da bütün çizgiler ve renkleri, yüzümde yol gibi sıralanmış olanları takip ederek yine bulurdum seni. Çünkü bir beyaz çizgiyi takip ederek karşılaşmıştım seninle. Ey Dost! Daha kaç yol vardı gitmem gereken? Ben bütün çizgilerin yönünü sana doğru meylettirmişken, sen yüzünü çevirmişsin benden…

Ah! O buğulu camlara adını yazmadan geçemediğim beyaz çizgim. Çizgimi oluşturan noktalar bir bir ilerlerken, dünya gibi mutluluktan dönen başım huzuruna ermişti de gönül gözü ile bir kez olsun görememiştim seni.  Eksiklik mi desem, eksildik mi desem bilemedim ama gerçekten fark edemedim seni. Seni “ben” bilip  benden saydığım günleri.

Çizgi yola devam ederken, ben de yıpranıyordum artık. Sanki yürüdüğüm değil de süründüğüm yoldu beyaz çizgiler. Koşarak, haykırarak ve bir o kadar da gülümseyerek devam ederdim. Senden önce, seneler önce… Daha nice adım adamıştım ben bu çizgiye oysa. Benim çizgim, senin cetvelinle açısını değiştirmeden önce…

Hüsran rüzgarları eserken dalgalar yoluma mani olmuştu. Ben dost hallerinden vazgeçemezken, dost beni durdurmak için yola çıkmış meğer. Ve ben durmak için niyetlendiğimde dökülen yapraklar, bütün dünyaya sonbaharı getirmişti. Sonbahar gibi değildi. “Son” bahar gibiydi.  Benim güzlerim her ne kadar hüzün dolu olsalar da yumuşaktır. Can sıcağı eksik olmaz, selam güneşi ve şefkat rüzgarı her daim kendine has bir ülfet ile okşar ruhu. Öyle ya dost, ben her ne kadar tatlı bir güz bahçıvanı olsam da kışlarım çetin geçer. Ruhu kökünden söken fırtınalar ve ayazlarla bezelidir.

Kuzey beldelerinin kışlarına hesap sorulur mu hiç? İşte benim çizgimin kuzeyiydi belki bu vakitler…

Bir ara kışa alışmışsın diye duymuşken, bugün bahara kaçtığını gördüm. Başka bir çizginin üstünde yürümeye çalışan yeni nesillere kucak açmışsın. Aynı noktaya ayrı ayrı giden çizgiler dahi birleşirken, nedir bu bizdeki aynasız açı sapması?

Kurtar kendini yadların cetvelinden dost! Bırak silgini ve kuşan kalemini. Gel istikamete yine bir olup uzayalım. Kıvrılma o karanlık kalemlerin ardına, ben sen olmadan da varırım menzile ve sen ben olmadan da uzayıp gidersin. Ama söyle “Oku!” diyen, kalemin asıl sahibi sormaz mı bize bunun hesabını?

Ya pervaneler demezler mi, “Birbiri için yanan kül olur, yok olmaz.” diye?

Kulak ver şu söylediğime; hayatına o kadar çok kış girecek ve o kadar hüzünlü yağmurlara bulaşacaksın ki seni artık hiçbir çizgi ağartmaya yetmeyecek.

2021 Ocak Lapsus Dergi 

Deneme: Nur Akboz

Önceki
Sınır
Sonraki
Balıkçı