Yüceler Peşinde Bir Dağcı

Masal- Leyla Didar Bekiroğlu

Zamanların birinde bir delikanlı yaşarmış, yaşadığı yerde herkes mutlu fakat o hep sıkkınmış. Anacığı onun bu durumuna çok üzülürmüş. Aman oğul, güzel oğul, neden sığamazsın bu güzel diyarlara? Ne yediğinde gözün, ne sürdüğün tarlada var terin. Ocağımıza bir kız getirmeye de yok hiç niyetin. Allah bin nimet vermiş de, hiç birinde yok hevesin. Anasının dediği gibi,  derdi tasası yokmuş ama yaşamından pek sıkkın bir gençmiş. Onu heyecanlandıran tek şey, her fırsatta heybesini alıp, çıkınını hazır edip, köyünün yakınındaki tepelere kaçmakmış. Gözüne azıcık ışık katan tek şey, bu tepelerle konuşup, onlarla gülmekmiş. Böyle böyle içinde daima şu sözler dönermiş gencin; Bu boş hayatımda öyle bir zirveye varacağım ki, kimse göremeyecek beni. Basılmamış karlara basacak, keçi çıkmaz kayalardan tırmanacağım. Ardıma dönüp baksam, buluttan gayrısını görmeyeceğim.

Tepelerde gezinen bu gencin gözü, ta çocukluğundan beri karşıdaki Koca Dağ’daymış aslında. Gel zaman git zaman bir seher vakti sessiz sedasız, kimseciklere görünmeden çıkmış evinden delikanlı, gün doğarken varmış Koca Dağ’ın eteğine. Başlamış tırmanmaya. Ağaçlara urganlar atıyor, bütün gücüyle sarp kayalardan kendini yukarılara çekiyormuş. Gece olunca bulduğu bir ağaç kovuğunda uyuyor, gündüz olunca tırmanmaya devam ediyormuş. Nihayet bembeyaz bir kar örtüsüyle karşılaşmış, böylelikle zirveye yaklaştığını da anlamış. Tırmanmaya devam etmiş ve nihayet bir de bakmış ki Koca Dağ’ın zirvesinde! Gözlerine inanamamış. Hep hayalini kurduğu bu Koca Dağ gerçekten de gördüğü en güzel şeymiş. Üzerine mücevherden bir yorgan çekmiş gibi parlıyormuş karla kaplı haliyle dağ. Delikanlı karı avuçladığında, onun tozdan hafif uçuşuyla mest olmuş. Sanki esintiyle birlikte elinden yüzlerce beyaz kuş uçuşuyor gibiymiş. Her adımında dağa duyduğu hayranlığı dile getirmiş heyecan ve hayretle. Dağ da bu güzel sözler karşısında delikanlıya şarkılar söylemiş rüzgarın uğultusu eşliğinde.

Zirvelerimi görmeye geldin, karlarımı sevmeye.

Yemişlerimle doydun, sularımda yundun.

Bir dağcı oldun sen heves ve gayretle.

Var git artık evine, bu da sana bir hediye.

Bu sözlerinin sonunda Koca Dağ, kardan örtüsünü aralayıp devasa bir elmas çıkartmış içinden. Elmas artık bir dağcı olmanın neşesiyle ışıldayan delikanlının gözlerinde, dağda, gökyüzünde ve her yerde parlıyormuş ve dağcı bir kuzu büyüklüğündeki o elması heybesine sığdırmaya çalışmış. Dağcı tam dağa teşekkür edip, geri dönecekken bir de bakmış ki, bu Koca Dağ’ın ardında bir Yüce Dağ daha… Ama ne yücelik! Belki iki, belki üç misli. Şimdi durduğu yer bir anda dağcının gözünde küçülüvermiş. Köyünden baktığında Koca Dağ nasıl ulaşılmaz görünüyorsa gözüne, şimdi baktığı yerden de karşıdaki Yüce Dağ aynen öyle görünüyormuş.  Aman demiş. Benim çıktığım bu zirve de zirve miymiş? Başardığımla böylesi bir elmas verdiyse bana bu küçücük tepecik şayet şu karşıdaki Yüce Dağ’a çıkmayı becerebilirsem, kim bilir ne mücevherler verir bana. İşte asıl o zaman göğsümü gere gere derim, gördüğünüz en iyi dağcı benim, diye köydekilere.

İşte bu düşüncelerle yeniden koyulmuş yola genç dağcı. Yol da yolmuş hani. Köyden çıkıp, zirvesine vardığı Koca Dağ’ın yoluna hiç mi hiç benzemiyormuş şimdi tuttuğu bu yol. Komşunun keçileri ardından gelmiş olsa, çoktan geri dönmek için yaygarayı koparmış olurlardı diye düşünmüş genç dağcı. Duvar gibi dimdik bir dağ imiş bu. Korkusu, inadından korkmuş gencin. Yok yok ille de çıkacağım zirvene, ne lam’ı var ne cim’i diye söylenmiş.

Böylece genç dağcı, devam etmiş tırmanmaya. Çıktıkça daha da yükseklere, bildiği soğuklar sıcak kalmış, kasırgaya dönmüş bu rüzgarların yanında. Zaman zaman etrafında yılanlar geziniyor, geceleriyse kurtlar çakallar uluyormuş. Dağcı öyle çok tırmanmış ki, dağın eteklerindeki yeşiller yemişler, ağaçlar bitmiş, solunacak yumuşak bir nefes bitmiş. Bilmedik sesler ensesinden haykırıyor gibiymiş. Bir bakmış sağına dağcı, sonra bir de soluna dağcı. Bir şey görememiş devam etmiş yoluna dağcı. Bu dağ pek çetin, karları cam gibi keskinmiş. Yer, gök sanki dönsün diye güç birliği etmiş gibiymiş. Ama  o  yine ve ille de aç açına soğuktan tir tir titreyerek gitmiş de gitmiş günlerce. Zavallının hali öyle perişan öyle perişanmış ki, ayılar, kurtlar bile yanından koşarak kaçmış. Ayı demiş ki, bu nasıl iş kurt kardeş? İnsan mı şu gördüğümüz?  Kurt da, nasıl insan olsun bu yükseklikte, lanetli bir şey herhalde diye karşılık vermiş. Koşarak kaçmışlar dağcının etrafından.

Dağcı sonunda Yüce Dağ’ın da zirvesine varmayı başarmış. Bu yeni zirveden baktığında ne köyü görünüyormuş artık, ne Koca Dağ ne de başka bir şey. Bulutlar bile görünmeyecek kadar aşağıdaymış artık. Kendi ve gururundan başka hiçbir şey kalmamış etrafında dağcının. Yatmış camdan keskin karların üzerine. Hevesle dağdan gelecek sesi beklemiş. En sonunda dağ dile gelmiş.

Nereden geldin nereye gidersin, gördüğüm yegane insan sensin.

Bir tek şey dile benden, en lazım neyse olsun gelsin.

Bu sözler üstüne dağcı pek memnun olmuş, içinden çok akıllıca bir şey dilemesi gerektiğini geçirmiş, saray gibi bir ev mi, ambarlar dolusu altın mı, dünyanın en güzel kızını mı diler, artık buna düşünüp karar verecekmiş. Ne de olsa bu dünyada kimsenin cesaret edemeyeceği bir yolun kusursuz bir yolcusu olduğunu ispatlamış. Ama öyle açmış ve öyle üşüyormuş ki, bir türlü aklını toplayıp bir şey dileyecek hali kalmamış dağcının. Ardından genç dağcı dönüp demiş ki:

Koca Dağ’dan Yüce Dağ, her zerresi zorlu dağ.

Zirvene gelmek için düştüğüm yol, yol değil bir keskin kılıçtı.

Nefesimi kesti, dilimi kuruttu.

Sayemde sana vardım da, gördüğün bir adem oldu.

Bana bir güzel sofra kursan, büyük bir ateş yaksan.

Otursam karşısına da, ne dileyeceğime bir baksam.

Bu sözler üstüne Yüce Dağ demiş ki; Ey dağcı, bu mudur senin dileğin? Bir ateş ve yemek mi isteğin? Dağcı karşılık vermiş. Ateş ve yemek mi! Bu Yüce Dağ’ı yiyecek ve ateş için mi çıktım? Ne olur evvela beni ısıtıp doyursan da sonra dileğimi desem? Dağ buna şöyle karşılık vermiş. Ateş ve yemek dediğin, şimdi senin hayatın demek, değil mi dağcı? Sana bunları vermesem daha ne kadar kalabilirsin hayatta? İstersen bir dağ kadar altın da veririm ama, en lazımın ne ise onu söyle bence bana.

Dağcı, bu sözlerin ardından başka yolu olmadığını anlamış. Hırstan delirse de bir çaresi kalmamış. Tam bu esnada Yüce Dağ’ın karşısında daha da yüce bir başka dağı görür gibi olmuş. Tüm dağların üstünden dağcıya bakıyormuş bu Yüceden de Yüce Dağ. Vallahi de gerçekmiş. O anda dileği ne olmalı, bilip demiş ki; Bana öyle bir yiyecek ver ve beni öyle bir ateşle ısıt ki, şu karşıda senden de yüce olan dağın zirvesine varıncaya dek açlık ve üşümek bilmeyeyim.

Dağ derhal dağcının isteğini yerine getirmiş, ona bir ateş yakmış. Ateş dağcıyı ısıtmış, Daha ilk lokmada açlığını geçiren yiyeceklerden yemiş genç dağcı, gücü yerine gelmiş. Burada umduğunu bulamayan dağcı hiç vakit kaybetmeden, Yüceden de Yüce Dağ’a doğru yola koyulmuş.

Ama bu yol kabuslarından bile daha korkutucuymuş. Adımını atar atmaz dağın etekleri denizler gibi dalgalanmaya başlamış. Zelzele gibi bir o yana bir bu yana savurmuş dağ genci. Kayalara bağlı ipler birer birer kopmuş. Dağ dağcıyı kuru bir yaprağın rüzgara mukavemeti gibi bir kayadan diğerine çalmış, üstüne taşlar yığmış. Dağcı yara bere içinde kalıp, bayılmış. Üzerine kaç gün doğmuş bilinmez, bir vakit sonra ayılmış genç dağcı, ayıldığında bu Yüceden de Yüce Dağ’ın zirvesindeymiş. Aklı karışmış, buraya nasıl geldim, ne yol yürüdüm, ne yapıp ettim diye düşünmüşse de bir cevap bulamamış. Etrafında sonsuz bir kar örtüsü ve sessizlikten başka hiçbir şey yokmuş. Bir bakmış ki dağcı, karların üstüne yarasından beresinden kan damlıyor. Bir bakmış ki dağcı, ak ve al karışırken neresine dokunsa o yanı kanıyor. Keşke uyanmasaydım da bu kadar acı duymasaydım diye inlemiş. İniltisine aksi seda, Yüceden de Yüce Dağ’ınki olmuş.

Ah dağcı yaman dağcı, nasıl bir yol geldin bana varmak için?

Ne yedin ne içtin, ne düşündün ne ettin?

Aklından kalbinden ne geçti de, bu sefalette elime düştün?

Bu sözler üstüne dağcı başından geçenleri anlatmış.

Köyümde bezgin idim, hayalim Koca Dağ’dı.

Zirvesine varıp eve dönmekti niyetim. Yüce Dağ aklımı çeldi.

“Sana bir lokma bir hırka yeter” dedi, lakin haksızlık etti.

Sonra seni gördüm sana vardım, bedenim yara aldı.

Bana yaraşır mükafatı vermek sana kaldı.

Yüceden de Yüce Dağ dile gelmiş;

Mükafatlandırılmaz halin böylesi, hiç yok dersen hep olanın kıymeti.

Sendeki kararmış gözün, ışığını kovmaktır besbelli niyeti.

Her yücenin vardır bir yücesi ve doyumdur o dağın da zirvesi.

Peşine düşülecek cevher ise, tutmaktır akılda bu eşsiz hakikati.

Dağdan beklediği mükafatla, dağın kendisine verdiği yanıt arasında; zirveler boyu gittiği bu yolun bin katından daha da çok mesafe olduğunu duyunca, genç dağcının nefesi iyice kesilmiş. Bırak mükafatı bir de azarlanan gencin tek isteği bu korkunç yerden kurtulmakmış. Ne olur beni evime götür diye yalvarmış dağa.  Dağ peki demiş. Sana bin kanatlı kuşumu vereceğim. Bindiğin an evine varacaksın. Yalnız bunun için senden bir şey alacağım. Dağcı, ne istersen veririm demiş. Dağ, bana Koca Dağ’dan aldığın elması vereceksin deyince dağcı hiç düşünmeden çıkarıp elması vermiş. Dağ elması almış, kayalarına fırlatmış. Elmas bin parçaya bölünüp bin kanatlı, kocaman, güzel bir kuş olup dağcının önüne konmuş. Dağcı kuşun sırtına çıkmış, güneşler, geceler, kuşluklar ve dünya dönümünün pek çok ışığı boyu tırmandığı dağları şimdi bir saniyeden de kısa bir sürede hem de çok daha yüksekten görebiliyormuş fakat tek düşündüğü, anası, evi ve güzel köyüymüş.

Kendisini tek nefeste köyüne getiren kuşa teşekkür etmiş, evine girmiş, sıcacık tüten sobayı, sobanın üstünde kaynayan mis kokulu çayı ve tepeye gözünü dikmiş yolunu bekleyen anacığını  görmüş. Yüce olanın zaten sahip oldukları olduğunu fark ettiğinde, Yüceden de Yüce Dağ’ın dediklerini içinden tekrar ederken bulmuş kendini, şaşmış. Sonra da yüce sandıkları peşindeki perişanlığına şaşmış. Yaşamını; köyünden yüksek dağlara baktığında ve yüksek dağlardan köyüne baktığında küçücük bulan dağcı anlamış ki, gerçekten hiç bakamamış aslında. Yukarı değil gerçekten içeri bakınca tastamammış aslında. Sobada kaynayan çay kokusu, kuzu büyüklüğünden bir elmastan ve dahası ihtimallerinden kat kat ağır çekmiş.

Gökten pek çok elma düşmüş, kimi açlara, kimi gözü toklara, kimi dağlara, kimi taşlara, kimi kurda kuzuya, kimi de masalların gerçekliğine şahit olacaklara.

masal- Leyla Didar Bekiroğlu