Hikaye: Suna Göynük

Okul bahçesi, gürültülü oyun sesleriyle çınlıyordu. Bir kısmı, ağırdan aldıkları için evlerine gitmeyen öğrencilerden oluşuyordu. Onlardan biri de Çiğdem’di.  Seksek oynuyordu arkadaşlarıyla. Elindeki taşı, tebeşirle çizili karelerin içine atıp tek tek hopladı. Eğilmiş taşı avuçluyordu ki, önünde bir çift siyah ayakkabı belirdi. Topuklu ayakkabıların içinde ten rengi çorapların sardığı, ince bilekli bacakları gördü. Eğildiği gibi kalkmaya yeltendi. Başını iyice kaldırdı, Ayfer öğretmenle göz göze gelmişlerdi. Bükülü kolunda birkaç kitap ve defter tutuyordu Ayfer Öğretmen. Gülümsedi öğrencisine. Eve geç kalmamaları konusunda uyardı. Çiğdem, mavi önlüğünün havalanan eteğini aşağı doğru çekiştirip, başını ‘tamam’ anlamında salladı. Giden öğretmenin arkasından hayran hayran baktı.

Hava kararıp da oyun arkadaşları birer ikişer dağılınca o da evin yolunu tuttu. 

Çıkrıkçılar Yokuşunun tepesindeydi. Karşıda Ankara kalesinin bakımsız kulesi ve etrafındaki çok sayıda derme çatma ev hâlâ seçiliyordu. İki sene olmuştu Ankara’ya geleli ama ne babası ne de öğretmeni, görmeye kale içine götürmüşlerdi.

Turistik bir özlemle kafasını kaldırıp yeniden baktı karşıya. Sevmişti buraları Çiğdem. Memleketine benziyordu. En çok da bitişik mahalleyi seviyordu. Sınıf arkadaşlarının çoğu bu mahallede oturuyordu. Onlardan birinin kapısından geçtiğini ismiyle çağrılınca anladı.  Karaltıya doğru seğirtti. Yanına varınca, okuldan alınıp evlendirilen, (yaşça kendisinden büyük) arkadaşı Fatma’yı gördü. Kapı önündeki bidondan, elindeki biberona su dolduruyordu arkadaşı.

Hemen önündeki toprak tümseğe oturdu Çiğdem, sevinçle sordu:

“Ne zaman geldin?”

“Dün sabah” dedi Fatma. Biri kucağında, diğeri eteğini çekiştiren, diz boyu bir çocuk daha vardı yanında.

“Bunlar kim?”

“Çocuklar” dedi Fatma, biberonu kucağındakinin ağzına itti. O sıra Çiğdem de susadığını hatırlamış gibi ağzını bidonun musluğuna dayadı. Kana kana içti. Çenesinden sızan damlacıkları ellinin tersiyle silip koşar adım uzaklaştı. Ardına baka baka uzaklaşıyordu…

Evlerinin arkasında annesiyle karşılaştı. Kızını, saçı başı dağılmış, buruş buruş önlüğü ve ağzı açık çantasıyla görünce hiddetlendi:

“Nerelerde sürttün yine!”

Çiğdem, üstüne yürür gibi gelen annesinden uzaklaşmak için geri geri gitti. Titrek bir sesle, “Fatma gelmiş” dedi. Bir anda değişti niyeti kadının. Merakla sordu: “Yalnız mı gelmiş?”

“İki de çocuk getirmiş yanında.”

Anlaşılmaz küfürler ederek elindeki kömür kovasıyla uzaklaştı kadın. Annesinin; Fatma’nın ailesine mi, Fatma’ya mı yoksa kendisine mi kızdığını anlamadan korkuyla içeri kaçtı Çiğdem.

Sonbahardı, yeni açılmış sayılırdı okullar. Birdenbire hastalanmıştı Ayfer öğretmen. Boş geçiyordu dersler. Bu bahaneyle okula gönderilmiyordu Çiğdem. O ara evleri, misafirle dolup taşıyordu. Çocuk, gelenlere hizmet ediyor fırsat buldukça odaya gidip, ders tekrarı yapıyor, ortasına kalem koyduğu deftere yazılar yazıyordu.

Misafirin biri gidiyor ikisi geliyordu. Ardı arkası kesilmiyordu fısır fısır konuşmaların. Değişmişti annesi. Elindeki erzakları odaya bırakırken bir taraftan da, eğilmiş ders yapan Çiğdem’e bakıyor, sessizce ah! çekiyordu. Annesinin derdini anlamasa da onun ilgili bakışlarından, üzerine titremesinden hoşnuttu. Hep böyle olsa ne iyiydi…

Öğretmeni iyileşip, bütün arkadaşları okula gitmeye başlayınca Çiğdem de okul önlüğünü yüklükten çekip çıkardı. Islak bir bezle eteğindeki lekeyi silmeye koyuldu. Pencereden gelen gün ışığı, kumaştaki lekeyi iyice açığa çıkarmıştı. Bir süredir tüm gücünü küçük-cılız parmaklarına aktarmış hırsla ovuyordu kız. Yağı emmişti kumaş, geri kusmuyordu. İnatlaşmak boşunaydı. Başını kaldırıp annesinden yana baktı. “Çıkmıyor…” dedi, göstermek için ona doğru uzattı.

Kadın ne başını yaptığı işten kaldırdı ne de kumaşı elinden aldı çocuğun. Oradan oraya oyalanıp durdu…

Annesi nereye seğirtse Çiğdem’de peşinden gidiyordu. Annesi eğildiğinde eğiliyor, doğrulduğunda O da doğruluyordu. Mavi önlüğünü uzatıp “Leke çıkmıyor!” diyordu her seferinde. Çocuğun ısrarına daha fazla dayanamayıp “Ziyanı yok!” dedi kadın, “Zaten bundan sonra ihtiyacın olmayacak.” Kendisine de yabancı gelen, çaresiz bir sesle konuşmuştu anne.

Birden ayaklarının ikisiyle tepindi Çiğdem, “Ama Ayfer Öğretmen iyileşmiş, herkes gidiyor okula.” dedi. Anne buyurgan bir sesle ürkütüp uzaklaştırdı yanından çocuğu. “Aldığın yere geri koy onu.”

Sözleri sertse de, bakışları yumuşakçaydı.

Ertesi gün, salon yeniden misafirlerle dolup taştı. Ağırbaşlı birkaç adam yerde bağdaş kurmuş oturuyorlar. Çiğdem, kapıya çıkmış kıvrıla kıvrıla okula uzanan yola bakıyordu. Annesinin sesiyle irkildi! İçeriyi işaret edip, “Bak bakalım ne istiyorlar.” dedi.

Kız isteksizce içeri geçti. Bağdaş kurup oturan adamların önünde mahcup bir ifadeyle,  dikildi. “Bir bardak ayran getir.” dedi içlerinden biri, parmaklarının arasında büyük boncuklu bir tespih tutuyordu. Adamın saçları kuzguni siyaha boyanmıştı. Elmacık kemiklerinin üstü kırışıktı. Kara gözlü kırçıl sakallıydı. Güya bakmıyordu ama dişlemek ister gibi Çiğdem’in yumru memelerine çelimsiz bacaklarına bakıyordu çaktırmadan.

Kız yeniden kapıya çıktı. Okul dağılmış olmalıydı. Arkadaşlarından birini çevirip, öğretmeni Ayfer’i, yapılacak ödevleri soracaktı fakat kimseyi göremedi. Aceleyle mutfağa, yoğurt tenceresinin başına gitti. Kaşığı gelişi güzel ortasına daldırdı yoğurdun. Duyduğu bir azarla aniden arkasına döndü. “Ne yapıyorsun sen! Ortadan değil” dedi anne, “Hiç mi bir şey öğretememişim sana! Kenardan alacaksın, kenardan.”

İşi devralırken “Kim istiyor ayranı?” diye sordu kadın. Bir bardak uzatmasını istedi Çiğdem’den. Çocuk, tezgâhtaki bardağı annesine uzatırken “Dede istiyor.” dedi.

Hışımla Çiğdem’e döndü anne, bardağı elinden çekti. “Dede, dede! deyip durma şuna. Yakında senin kocan olacak O!”

Bir sessizlik oldu; kız annenin, anne de kızın gözlerinin içine içine baktı. Saniyeler sonra omuz silkti Çiğdem.

“Sor bakalım, cılk mı olsun, katı mı?” dedi anne.

Kızcağız biraz önceki azarı unutmuş olacak, kaşık kadar suratını salon kapısından içeriye uzatıp sordu: “Ayranın nasıl olsun Dede?”    

2021 Ocak Lapsus Dergi  

Hikaye- Suna Göynük