Hikaye: Dilek Kara

Sabah saat beş… 30’lu yaşlarında bir kadın… Sırtında su geçirmez, siyah bir dağ çantası ve üstünde metrelerce öteden “Ben buradayım!” diye bağıran fosforlu gold renginde, dizlerine kadar inen bir yağmurluk… Çıkacağı yolculuk için tercih edilmesi gereken en son yağmurluk bu olsa gerek ama  nerden bilecekti ilk defa böyle bir yolculuğa çıkacak bir yolcu?

İki hafta boyunca evlerinde huzuru solukladığı, artık manevi ailesinin iki ferdi olarak saydığı Karadenizli karı-koca, Pendik’in karanlık sokaklarında ona eşlik ediyordu. Gecenin çaldığı aydınlığı geri almaya çalışan sabah, ışığıyla yürüdükleri yolu henüz aydınlatamıyordu ama Allah’tan sokak lambalarının yapay ışığı vardı. Peki ya içindeki bu karanlığa ne demeli? Yüzüne vuran sokak lambalarının ışığı içindekileri de aydınlatmaya yetiyor muydu acaba? Aslında duygularını saklayabilme konusunda hep sınıfta kalmıştı. Sevmediği birine yazın ortasında buz gibi bir kış yaşatır, her tarafı bir kar örtüsüyle kapatıp kendisine çıkan bütün yolları tıkardı. Birini de sevmeyegörsün ılık bir bahar mevsiminde esen rüzgar gibi tatlı tatlı eser, rengarenk açılmış çiçeklerin enfes kokusunu ona getirirdi. Yolculuğa çıkmadan önceki son durağı olan bu Karadenizli ailenin evine, baharın bütün çiçeklerinin kokusunu bırakmıştı bir eylül ayında.

Sokakta geceden kalma birkaç adam, nadiren geçen arabalar, karşıdaki çöp konteynırını karıştıran kediler dışında kimsecikler yoktu. Yürürken ayaklarının çıkardığı seslerden başka hiçbir ses de duyulmuyordu. Bu sessizlik onu derin düşüncelere daldırmıştı. Sırtındaki çantanın yükü mü son dört yılda yaşadıklarının yükü mü daha ağırdı? Yaşadığı acı hatıraları birkaç saat sonra burada bırakacağı umuduyla yeni hayatına bu sırt çantasına sığdırdıklarıyla başlayacaktı. Mutlu anılarını çantanın gizli bölmelerine kendi elleriyle koymuş, onları burada bırakmaya razı olamamıştı. Geri kalanları ise ailenin en büyük kızıyla birlikte gece son kez gözden geçirmiş, birçok şeyi elemek zorunda kalmışlardı. En çok da götüremeyeceği yiyeceklerine üzülüyordu. Bunun ne demek olduğunu, ancak kendisi gibi yeme olayına sanatsal bir bakış getiren diğer boğalar anlayabilirdi. Nereden bilecekti bunu, soyut sanatla uğraşan, güzel, üniversiteli bir kız? Çantaya sadece zaruri giyecekler, açlıktan kurtaracak kadar yiyecek, 500 ml’lik iki tane su, bir de bol bol kahkaha doldurdular.

Elif isminin anlamı gibi uzun boylu, ince, narin biri sayılmazdı pek. Küçük, üçgen şeklinde bir yüzü, ince uzun ve gecenin karanlığını kıskandıracak kadar simsiyah kaşları vardı. Öyle ki amcasının oğlu çok küçükken ona “Elif abla, kaşlarına kömür mü sürüyorsun?” diye söyleyerek şaşkınlığını safça belli etmişti. Kaşları yay gibi olduğu için sağını, solunu düzeltme gereği duymaz, hiç kimse de onun Allah vergisi doğal görüntüsüne inanamazdı. Esasında sadece kaşlarıyla barışıktı. Yüzündeki çiller ile çocukluğundan beri mücadele halindeydi. Daha ortaokul yıllarındayken platonik aşkı komşusunun oğlu, en yakın arkadaşının yanında yüzündeki çillerden bahsetmiş, muhtemel bir aşk imkansıza dönüşmüştü. Çillerin yardımına koşan güneş lekeleri, doğum lekeleri, bir de sivilcelerin ardında bıraktığı siyah lekeler ittifak kurup mücadeleyi kazanmışlardı. Elif ise güneş kremi ile yenilerinin eklenmesine engel olmaya çalışarak pasif direnişini sürdürmeye devam ediyordu. İki çocuktan sonra kalan 10 kiloluk fazlalığa göz yumarsak pek de şişman sayılmazdı. Kendini bildiğinden beri minik bir göbeği vardı hep. Yıllar içinde o da büyüdü tabi. En sevmediği yeri, sanırım ayaklarıydı, 38 numaraydı ama taraklı yapısı yüzünden istediği ayakkabıyı hiçbir zaman giyememiş, en konforlu yürüyüş ayakkabıları bile uzun süre yürümesine yardım edememişti. Üstelik bu yolculukta ne kadar yürümek zorunda kalacağını da bilmiyordu. Bu durum ayaklarına duyduğu kızgınlığı arttırmaktan başka bir işe yaramıyordu.

Bütün bu gereksiz ayrıntıları vaktinde orada olmayan ve fazladan para ödemek zorunda kaldığı aracı beklerken zaman geçirmek için düşünüyordu. Gül Ablasının arada yaptığı espriler de olmasa bu sessizliğin içinde kim bilir daha neler geçirecekti kafasından? Onu hep güler yüzü ve pozitif enerjisiyle hatırlayacaktı. Geceden evin genç iki üniversiteli kızı, liseli kıvırcık saçlı oğlu ve küçük şirin diğer iki kızıyla vedalaşmıştı. Gül ablanın hem komşusu hem ablası Nida Ablayı da gece gece ağlatmıştı, birlikte Hükümet Kadın’ı izlerken. Oysaki defalarca izleyip kahkahadan gözünden yaşlar gelen Elif ne yapsındı? Seçebileceği başka bir alternatif yoktu, mecburen bu tehlikeli, karanlık, bilinmez yolu seçmişti. Gül ablası ona,

– Can yeleğini almayı unutmadın değil mi? diye sorunca daldığı  düşüncelerden sıyrıldı,

– Evet, evet aldım, merak etme ablacığım.

Gecenin ayrılma vakti yaklaşıyor ve karanlığını şehrin üstünden yavaş yavaş topluyordu. Birazdan o da tüm karanlıklarını toplayacak yeni bir ülkede aydınlığa kavuşacaktı. Derken beklediği arabanın farlarının aydınlığı yüzlerini aydınlatmış, ayrılık  daha doğrusu kavuşma vaktinin geldiğini söylüyordu. Tüm hatıralarından, yanına aldığı birkaç mutlu anı hariç, çocukluğundan, ilk gençlik yıllarından, annesinden, babasından, iki erkek kardeşinden, ilk aşkından ve tüm sevdiklerinden ayrılma; iki hafta önce babalarıyla gönderdiği, ağlayarak “Sen de gel anne!” diyen iki küçük yavrusuna ise kavuşma vaktiydi. Son kez vedalaştılar, sıkı sıkı sarıldı Gül ablasına; onu, ailesini, balkondaki kahvaltılarını, süzme yoğurda sürdükleri çilek reçelini, minicik mutfağa sığdırılan akşam yemeklerinin olmazsa olmaz çorbalarını, ilk kez orada yediği fındık ezmeli muskayı, kirazlı bitki çayını, bol kahkahalı muhabbetlerini, yürüyüş yaptıkları tepedeki parkı, İstanbul’u… hepsini geride bırakarak bindi hiç tanımadığı bir adamın aracına. Hemen ardından şehrin yüklü bulutları boşalıverdi Elif’e eşlik edercesine. Bir eylül sabahında, İstanbul onu gözyaşlarıyla uğurluyordu, kim bilir bir daha ne zaman kavuşacağını bilmediği ülkesinden.

Hikaye: Dilek Kara