Hikaye: Dilan Kılıç

fotoğraf- Eşe Altıntaş

Normalde yeni doğan bebelerin kulağına ezan okunur ya hani, bana okunmamış. Yok, daha neler canım ne gâvuru, elhamdülillah Müslümanız. Davul eşliğinde ve zurnanın en kuvvetli notalarıyla, lorke lorke çalınmış kulağıma. Yeminle, doğru söylüyorum bak. Sağdan lor, soldan ke. Lor-ke lor-ke lor-ke ha-nımey loor-keee…

Ben Dilaver, Pullu Dilaver. Annemin uzaktan akraba Meliha halasının düğününde, halay çemberinin tam da ortasına doğmuşum. Bir efsaneye göre de elimde pullu mendil varmış. Meliha hala, Cerrahpaşa’nın en namlı ebesidir ha. O zamanlar da herkesi doğurtmuyor. Zenginler, nüfuzlu kişiler falan gidiyor buna. Annemle de birbirlerini hiç sevmezler ama annem işte, “Nazire’yi Meliha doğurtmuş!” diyecekler de hava atacak diye dört gözle bekliyormuş. Meliha hala çok oralı olmasa da anam dişli kadın tabi, istediğini almadan rahatlamaz. Nasıl ayarladıysa tam da düğünde, adeta bir peri masalından fırlamış o eşsiz güzellikteki periyi çok da andırmayan ama yine de bir albenisi olan, bembeyaz gelinliğiyle süzüm süzüm süzülen Meliha Hala’yı ebem yapıvermiş. Annem bu azmiyle biraz zorlasa reis-i cumhur bile olurmuş valla. Şartlar işte, neyse. İsmim önceden belliymiş. Halaycı Dilaver dedemin ismi yazılmış kaderime ben daha berzah âleminde aylak aylak takılırken. Göbek bağım kesilir kesilmez de davul zurna eşliğinde adımı okumuşlar. Elime de, hâlâ saklarım ilk mendilimdir, sarı pullu mendil tutuşturup halay başına katmışlar. Bizde öyle ata mesleği, doğar doğmaz vira bismillah halay başına. İşte o günden sonra düğünlerin aranan yüzü, halayların prensi bendeniz Pullu Dilaver, emekçi sol serçe parmağımla bugünlere kadar geldim. Çalın davulları bre haydeee!

Hayatım düğünle başladı ya, az daha düğünle de son nefesimi verecektim Naciye’yi gördüğüm o an. Ama nasıl güzel, nefesi kesilir insanın. Böyle güzel Naciye nerede görülmüş? Bir tane yaratmış yüce Rabbim böylesini, O da gönlüme düşmüş. Şu güzelim kıza Naciye ismi nedir be arkadaş! Hiç mi düşünecek vakit bulamamış anası babası anlamadım ki. Ama olsun be, güzelliğinin yanında ismi isterse Cafer olsun. Hele hele şu güzele hay maşallah be. Naciye, ah o kehribar gözleri, ömrüme saklayayım ah! O altından saçlarını nakış diye mendilime işleyeyim. Hey güzel, ben senin derdinle yanmayayım mı?

Az bir soluklanayım dedim hazır ara verilmişken, Naciye’mi görünce dilim damağım kurumuş, yüreğim kavrulmuş. Bir ses duydum salonda. Rabbim bu zamana kadar ben ne işitmişim? Hiç. Bu ses hayatımda duyduğum en güzel ses. Bülbülün şakır şakır şakıdığı aşk namelerinden bile daha aşk dolu. “İstek parçamız-ız-ız-ız vardı-ı-ı-ı. İzzet-et-et Altın-tın-tın-tınmeşeee Dügümeli-li-li-li.” Mikrofonu bıraktı, bir zılgıtla yanıma geldi. Sağ serçe parmağıma sol serçe parmağını geçirdi. Öyle minikti ki. Sağ serçe parmağımı ilk defa bu kadar çok sevdim. Meğer ne kadar önemli bir uzuvmuş, küçük sevimli şey seni. İlk aşkımın heyecanı, sağ serçe parmağımdan süzüle süzüle sol yanıma ulaştı. Halayla birlikte iyice bir titretti. Ah ulan kime nasip olur ki hayatının aşkıyla ilk anda aynı halaya durmak? Bu kez ben değil, kendinden emin bir şekilde Naciye’mdi halay başı.

“Gece yukumdan ettim. Oy dügmelli dügmelli. Yaktı sevda gözüne. Oy dügmelli düg dügümelli. Yar dügmelli dügmelli.” “Yaktı sevda” diyor, bana bakıyor. Galiba O’nun da içi bana kaynıyor ki kocaman gülüyor. Dilaver eriyor. Okyanusun en dibinde, en kuytu köşesinde; en narin, en nadir inci tanelerini bulmuş gibi kalbim hızla atıyor o dişlerini görünce. Sen hep böyle gül be. Naciye’mi öyle görünce en baba figürlerimi bile unutuyorum. Kimsenin asla yapamadığı, bana özgü omuz hareketlerim var mesela hiçbirini yapamıyorum. Ayaklarım benden bağımsız Naciye’min ritmine uygun gidip geliyor. Ben onu izleyip halay çekmeye çalışırken, kendini bilmez tıknaz, kel, bıyıklı, Allah bilir kimin eniştesi, koltuk altı terden daireler oluşturmuş bir adam gelip Naciye’mle arama giriyor. Kızın gülen yüzü yerlere düşüyor bir anda ama halayı da bozmuyor. Bak sen şu cibilliyetsize bak! Kimsin ulan sen? Eli de hep sırılsıklam. Narin serçe parmaklarımızın aksine, artık nasıl olduysa serçeden kargaya evirilmiş parmaklarıyla kavrıyor bizimkileri. Pislik be! Hareketlere bir bak. Sanırsın Anadolu Ateşi. Ateşe vereceğim onu burada şimdi haberi yok. Alın şunu şuradan, bak Allah adı veriyorum. Halay bitiyor ve adam göbeğini hoplata hoplata, dağılan kalabalık arasında, bir dakika Naciye’min elini mi tuttu o, kayboluyor. Kenara çekti kızı, cebinden bir yüzük çıkardı. Dişlerini sıka sıka Naciye’me söyleniyor. Eli elinde kızın, bak şu hayvana bak. Zorla parmağına takmaya çalışıyor yüzüğü. Ulan sözlü müymüş bu kız şimdi. Vay ben ne haysiyetsiz adammışım. Sözlü kıza mı baktım? Yok lan baksana kız istemiyor işte belli. Babası yaşında hem. Olmaz bir şey yapmam lazım. Ne yapabilirim ki? ‘Sen kimsin birader?’ demezler mi? Kimsem kimim ulan. Kızı zorla mı evlendireceksiniz?

Gelin ve damadın son aile fotoğrafları çekiliyor. Naciye geçiyor gelinin hemen yanına. Kardeşiymiş, fotoğrafçı bağırınca anlıyorum. “Gelinin ailesi nerede?” Gelinin kardeşi ta şuramda fotoğrafçı bey. Adam da hemen yanında bitiyor Naciye’nin. Terli koltuk altına alıyor Naciye’yi, tepem atıyor. Naciye bir hışımla fırlatıyor elini omzundan. Helal kız sana. Fotoğraf faslı bitince genç kızlar geride duruyor, gelin öne geçiyor. Naciye gönülsüz köşede duruyor. Başı bağlı tabi. Ne başı bağlı, kız gönülsüz diyorum. Gelin müzik eşliğinde çiçeği fırlatıyor. Çiçek Naciye’min göğsüne çarpıp ayaklarının dibine düşüyor. Bakışları bana kayıyor. Her hareketini izliyorum, kirpiklerinin kaşına değişi bile yüreğimi hoplatıyor. Ablası koşup sarılıyor kardeşine. Vakti gelmiş tabi, yuvadan bir kuş daha uçacak. Ah uçup da kimlere gidecek şu güzelim kız?

Salon boşalıyor. Elinde gelin çiçeğiyle yanımdan geçiyor yine inci mercan dişlerini göstere göstere aynı zamanda gözleri bulutlu. Üzerine adı işlenmiş beyaz halay mendilini sıkıştırıyor elime alelacele. Al işte bak dedim ben, O’nun da gönlü kaymış. Yoksa öyle güler miydi bana? Halaya durur muydu benimle? O sırada sözlüsü olacak herif görüyor. “Kimsin ulan, sözlüme mi baktın sen?” “Ne sözlüsü, kız seni istemiyor ayı.” “Ne dedin sen?” Sonra herkes, sanki tüm dünya susuyor ve yumruklar konuşuyor. Üstümü de batırdı hep. Yerde uzanmış, gördüğüm son şey Naciye’min bana doğru akan gözyaşlarıydı. Sonrası karanlık tabi.

Gözümü açtığımda garsonlar etrafıma üşüşmüş elimdeki beyaz mendille burnumda biriken kanları siliyordu. Sanki Naciye’min eli değiyor yüzüme öyle yumuşak. Bacak kadar boyuyla ayı herif, eli de ağırmış. He he he siz bir de O’nu görün.

Halay bir kalbi alıp bir başka kalbe yerleştirebilir. Önemli bir kural bu yazın bir kenara. Serçe parmaklar buluşup kalbe uçar gider. Şimdi hangi halayda buluşur ellerimiz? Belki de hiç buluşmaz bilemem. Sen kurtulur musun o heriften? İnşallah. Ve ben Pullu Dilaver, Gönül Düğün Sarayı’nda, bir kez daha o kehribar gözlerine değebilmek için neler vermezdim Naciye’m…

Şubat 21 

Hikaye: Dilan Kılıç

Fotoğraf- Eşe Altıntaş

Önceki
Önsöz