Yaşamak Sancısı

Hikaye: Nur Akboz

Güneşi yılda bir kez görürüz, buralarda yüzünü saklar bizden yabancıya denk gelmiş utangaç bir çocuk gibi. Ya iki taş arasından sızan bir sıcaklık ya da yerdeki boş bir tenekeye yansıyan bulanık bir ışık. Etrafta pek kimse yok. Canlar sıkkın herkes içine kapanık. Ne elbisem şık ne de bünyem alışık. Cebimde beş kuruş yok, kafam karmakarışık. Saat gece yarısına çalıyor. Sanırım gitmem gerek, zabıtalar damlıyor birer birer, hepsi üniformalı hepsi de şık. Ellerimde biberlerin acısı, kulağımda çınlayan ekmeğimin şarkısı (domates, biber, patlıcan) gözlerimde dünden kalan yorgunluk ve acıların tortusu.

Acele etmem gerek uzaktan postal sesleri, düdükler çalınıyor, zabıtalar koşuşturuyor, herkeste bir telaş içimde can korkusu…

Birden her şey döküldü yere kapandım birden. Tablalarımı yıkan postal belirdi gözümde. Ben daha ne olduğunu kavrayamazken aynı postal var gücüyle bir tekme kondurdu belime.

O an yuvarlandım kendimden geçmiş, bayılmışım. Uyandığımda sabah olmuştu. Ekmek teknemin arasına öylece yığılıp kalmışım. Hakim olamadım kendime önce birer birer ardı sıra döküldü gözyaşlarım ve topallayarak vardım surlara gömülmüş evime. İçeri girer girmez karşımda, beşikte emzirilmeyi bekleyen bir bebe, bir yoksul çocuk ve yoksulluktan bitkin düşmüş bir anne.

Gözlerime bakıyorlar, bütün suçlu benmişim gibi.

Oysaki…

İşte ben, güneşin gölge yaptığı mevsimlerin ikinci el yaşandığı şehrin pazarcısı, hepimizde benzer yürek acısı; ama geride masum tebessümlü saf çocukların babası…

Gel gel, Diyarbakır’ın domatesleri bunlar!

“Alan şişman, almayan bin pişman!”

Hikaye: Nur Akboz

Sonraki
Önsöz