Hikaye- Dilan Kılıç

Fotoğraf – Kira Schwarz

Sabah seferi için kalkış düdüğünü çalan tren, evi sarsarak uzaklaştı istasyondan. O sırada Ceylan uyandı. Bir süre yatakta kıpırdamadan, henüz sönmemiş sokak lambasının ışığında içeri dolan ıhlamur ağacının dansını izledi. Hafif esen rüzgâr, açık pencereden yüzüne bir öpücük kondurdu. Sevildiğini hissetti. Usulca üstündeki örtüyü yana itip ayaklarını yataktan sarkıttı. Bacaklarındaki izler kayboluyordu artık. Yatağının başında asılı duran çerçeveye sonra da yanında horul horul uyuyan adama baktı. Evin basık tavanı, koca bir tabuttaymış hissi veriyor, duvarları bu eve taşındıkları günden beri her gün biraz daha daralıyordu.

“Cahit, Allah aşkına başka bir ev bulalım. Ben oturamam burada.”

“Yahu nesi var, ne güzel ev. Delirtme beni kadın!”

“Kurbanın olayım bak, rahat edemeyiz burada. Olmaz.”

“Ne saçmalıyorsun sen?”

“Görmedin mi kapıda ne yazdığını?”

“Cahit Bey, tutuyor musunuz? Nedir son durum?”

“Tutuyoruz kardeşim.”

Sabah ezanı okunmak üzereydi. Derin bir nefes aldı. Terliklerini ayağına geçirip sessizce odadan çıktı. Abdest aldı. Namazını kıldı. Bundan sonraki hayatı için çokça dua etti, daha öncekiler gibi. Sokak lambaları sönmüştü. Mutfağa geçti. Su ısıtıcıyı doldurdu. Karışık duygular dolanıyordu içinde. Bugün bu işi bitirecekti.

Tık. Su ısıtıcısının atan düğmesiyle irkildi. Başparmağını damağına götürüp üç kere besmele çekti. Annesinden kalan bir alışkanlıktı bu. Kaynayan suyu demliğe boşalttı. Taze çayın kokusunu ciğerlerine çekti. Uzun zamandır bu kadar iyi hissetmemişti hiçbir şeyi.

Bir keresinde kahvaltıda domates eksik olduğu için ilk tokadını mutfakta yemişti. Sonra sırasıyla banyo, yatak odası, salon… Birkaç sene önce saat tam 13:00’te evde küçük bir yangın çıkmış, kocası Ceylan’ı suçlamıştı. Sonra hırsız girdiğinde de, hatta deprem olduğunda bile. Uğursuzluğuna inanmış ve yaşayabileceği tüm uğursuzlukları 13 numaradaki bu evde yaşamıştı Ceylan. Ya buna inandığı için çekim yasası işliyordu ya da 13 gerçekten uğursuzdu.

Uğursuz muğursuz ama ev işte. Neresi var ki başka gideceğim? Kötü bir düşünceyi kovar gibi kafasını salladı, avucunu yukarı kaldırdı.  Bu düşüncesi ona “Seni sevdiğinden yapar her şeyi. Kocandır, susup oturacaksın. İki tokattan bir şey olmaz. Biz neler çektik.” diyen konu komşusunu, her seferinde kapıdan geri çeviren babasını hatırlattı. “Tövbe Allah tövbe.” diye kovdu aklındakileri. “Uğursuz işte. Tıpkı onlar gibi.”

07:03– Cahit’in alarmı çaldı. Sustu. Dolaptan kahvaltılıkları çıkardı. 07:08– Alarm tekrar çaldı. Sustu. Domatesleri doğradı. 07:13– Alarm. Sustu. İki yumurta çırptı. 07:18- … Sustu. Masa her zamanki gibi muntazam bir şekilde hazırdı. 07:30- Cahit’i uyandırmaya gitti.

“Neden uyandırmadın lan? Geç kaldım senin yüzünden.”

“Saatin çaldı ya kaç kere. Benim ne suçum var?”

“Gelip uyandıracaksın. Bir laf söylesinler bana bak şu ilk günden, ne yapıyorum sana akşam gör!”

“Kahvaltı…”

“Hay sana da kahvaltına da. Zıkkım ediyorsun her şeyi. Lanet olsun senin gibi kadına!”

Aceleyle giyinip çıktı. Sofra öylece kaldı. Bir gün sevebilme ihtimalini hep düşünmüştü Ceylan. Ama Cahit’in bu sevgiyi hak etmediğini her defasında net bir şekilde görüyordu.

İnce belli bardağına çayını doldurdu. İki dilim peynir, üç zeytinle doydu hemen. Heyecandan geçmiyordu boğazından. Gelişigüzel doğradığı domateslere ziyan oldu diye üzüldü. Sofrayı topladı.

Heyecanını yatıştırması gerekiyordu. Duşa girdi. Odasına geçti. Üzerine sardığı kenarları işlemeli ta çeyizinden kalma havlusunu çıkarıp, ömrünün yarısının geçtiği, şimdiki kararını vermemiş olsaydı şayet belki de bir gün son nefesini vereceği o yatağa fırlattı.

Aynanın karşısında, doğduğu ilk günkü gibi tertemiz ve de tüy kadar hafifti. Bedeninin her bir noktasını, hiçbir ayrıntıyı kaçırmadan inceledi. Oldukça güzeldi. Zamana inat. Yüzüne yaklaştı. Zaman çizgileri göz kenarlarındaki yerini almıştı. Fakat bu çizgiler, gözlerini çevreleyen halkalardan çok da belli olmuyordu. Yaş aldığını hissetmiyordu bu sayede. Ne büyük şans! Gözleri, yüzünden aşağı doğru kaydı. Sol koluna dokundu. ”Ah!” Sonra sağ omzuna. “Elveda.” Karnına dokunurken kalbi sızladı. Yutkunamadı. Gözleri doldu ama ağlamadı. Sadece gülümsedi. Bedeninin her noktasını şefkatle okşadı. En çok da kalbini. Okuyup üfledi. Annesi gibi.  “Yaralarını dualarla iyileştirebilirsin. Tabi öncesinde aklını kullanarak.” Annesiyle birlikte tekrarladı.

Aynadan, duvarda asılı duran çerçeveye kaydı gözü. Fotoğrafı yırttı. Ellerinde duran iki parçaya da uzun uzun baktı. Birleşmesi her açıdan yanlış olan bu iki insanın fotoğrafta bile birlikte olması çok aptalcaydı. Kendisinin olduğu parçayı çantasına koydu. Diğer parçayı da buruşturup yere attı. “Hak ettiğini bulacaksın!”

Dün akşamdan haşladığı nohutları pişirdi. Son bir iyilik. Her şeye rağmen, son kez. Mutfağını temizledi. Ardındaki her şeyi temiz bırakmalıydı.

Seneler önce, ölümle burun buruna geldiği o ilk an karar vermişti. Hamileydi ve ayın 13’üydü.

“Ulan Ceylaaaan, seviyor musun lan beni?”

“Üf leş gibi içmişsin yine.”

“Seviyor musun kadın? İnsan gibi cevap ver, gebertirim seni.”

“Yeter bağırma komşular uyuyor. ”

Ceylan’ın yüzünde bir ateş topu…

“Cevap versene!”

“Sus bağırma Allah aşkına!”

Yalpalaya yalpalaya banyodan bir kova su alıp getirmişti odanın orta yerine.

“Niye sevmedin ki beni?”

“Ne yapıyorsun? Bırak bırak bı… bebeğ…”

“Ben seni çok seviyorum bak. Çok aşığım çok.”

Ceylan, ağa takılan balıklar gibi çırpınıyor, sevmenin nasıl bir şey olduğunu asla anlayamamış bu adamın elinden kurtulmaya çalışıyordu.

Trenin müjde verici o sesiyle nefes nefese uzaklaştı geçmişinden. Bir anda sildi attı her şeyi. Her sabah trenin sesiyle uyanıyordu. Bu sabahki sesiyle yeni bir hayata, özgürlüğe, umuda açmıştı gözlerini. Trenin raylarda bıraktığı demir kokusunu çekti içine. Ağaçları, gökyüzünü, güneşi, kuşları, bankta uyuyan kediyi, kavuşan sevgilileri, evladını gurbete yollayan gözü yaşlı anneyi ve gözyaşlarını saklamaya çalışan babayı, trenin kapılarını, rayların arasındaki taşları bile inceledi. Hasret kaldığı ne varsa onunla doldurdu ruhunu.

Allah’ım sen yardım et.

Ve vakit geldi. Yıllarca sabırla beklediği o an. Evinin balkonundan hasretle izleyip, kahramanları yolcular olan hikayeler uydurduğu o trenin içinde şimdi, kendi hikayesini yazmak üzere yola çıkmıştı. Kalbi kanatlanıp uçacaktı.

Tren, dumanını geride kalan şehrin üzerine bırakıp uzaklaştı istasyondan.  Yağmurun toprağı şifalandırması gibi uzun zamandır içinde tuttuğu gözyaşları da ruhuna süzüldü. Sesi yıllarca 13 numaranın duvarlarına çarpa çarpa kendisine geri dönmüştü. Şimdiyse o evle birlikte üzerine yapışan bütün uğursuzluklar ve dertlerinin en büyüğü Cahit; trenin ardında bıraktığı dumanla birlikte yok olup gitti. Ayın 13’ünde bugün, içinde yaşadığı karanlığa inat güneşe çıktı Ceylan.

Üçüncü sayfa haberlerinde, balkondan soğuk betona çakılmış bir isim olarak kaybolup gitmeyi reddetti. Ana haber bültenlerinde köşede yüzünün buzlanmış, bedeninin ise sokak ortasında öylece uzanmasını reddetti. Sadece bir sayı olmayı reddetti Ceylan. Kazara hayatının son bulmasını beklemek yerine, hayata sımsıkı sarılmayı seçti.

Aydınlığa doğru yola çıkmayı başarabilen binlerce kadından yalnızca biriydi Ceylan. Kucağına alamadığı bebeği ve geride kalan bütün Ceylanlar adına, karnında yeniden tomurcuklanan uğuru Çiçek’iyle birlikte hayatını yeni baştan umutla kendi yazacak, yine umutla kendi yaşayacaktı. Bu hikâyenin kahramanı artık kendisiydi.

Hikaye – Dilan Kılıç

Sonraki
Keyfekeder