Müberra

Müberra

Hikaye – Dilek Kara

—  Hoş geldin Ayfer, neredeyse bir yıl oldu evimize birilerini misafir edemediğimiz. Şu lanet virüs sadece bedenlerimizi değil ruhlarımızı da birbirinden ayırdı. Ne çok özlemişim bir dostumla yüz yüze sohbet etmeyi, hem de kendi evimde.

—  Sorma canım sorma. Tak etti artık. Beden sağlığımızı koruyalım derken ruh sağlığımız elden gidecekti. Duvarlar üstüme üstüme geldi. Evde biraz daha kalsaydım hepten yiyecektim kafayı.

Müberra biricik dostuna kendi elleriyle neler de hazırlamıştı öyle… Gören de altın gününe kalabalık bir kadın grubu gelecek sanırdı: bir parmak kalınlığında, incecik yaprak sarmasından el açması peynirli böreğe, olmazsa olmaz kısırdan bol çikolata soslu ıslak keke, Rus salatasından tahinli çöreğe ne ararsanız vardı masada.

—Ah ne çok zahmet etmişsin canım. Kim yiyecek bu kadar şeyi? Ben bugün buraya sadece muhabbet etmeye geldim.

—Lafı mı olur canım, hem ben severek hazırladım her şeyi. Bir taraftan yer bir taraftan sohbet ederiz.

İnce belli bardağa doldurulan çaylar eşliğinde başladılar içtikleri çay kadar koyu bir sohbete. Müberra, Ayfer’in eski komşuları hakkında anlattıklarını can kulağıyla dinliyordu: Ayşe, oğlunun evlenmek istediği kızı beğenmemiş, oğlan da küsüp eve günlerce gelmemiş. Berber Hasan’ın annesi virüsü zor atlatmış neyse ki evdekilere bulaşmamış. Hatice’nin kocası hafta sonu sokağa çıkma yasağı olduğu için evde zıkkımlanıyor sonra da evdekilere ve mahalleliye koca iki günü zehir ediyormuş…Eski mahallesinden yeni ama değişmeyen havadisler…

—Ah çenem düştü iyice, ee sen anlat biraz da, nasılsın? Sorunun muhatabı kendisi olunca birden nasıl ve nereden başlayacağını bilemedi:

—Canım işte her gün aynı bizde de, sürekli evdeyiz. Sabah çocukların online dersleri, kocamın evde devam eden işleri, yemek, temizlik…derken geçmek bilmeyen günlerin ardından meğerse koca bir yıl su gibi akıp gitmiş. Ah bu virüs neleri götürmedi ki… Ayfer, hep deniyordu ya: ‘’Bu virüs dünyaya mikrop saçmaya değil içimizdeki mikropları temizlemeye gelmiş.’’ diye. Başlarda hiç doğru bulmadığım bu fikir son zamanlarda artık benim de aklıma yatmaya başladı. Şimdi ben de… Arkadaşının sözünü kesen Ayfer:

—Bu düşünceye hiç katılmadım doğrusu, bundan sonra katılmam da. Nice melek gibi insanlar gitti. Eğer dedikleri gibi olsaydı bu mikrop en başta zavallı Hatice’nin ayyaş kocasını götürürdü. Hayır anlamıyorum da hafta içi eve neredeyse hiç uğramayan bir adam nasıl olur da virüse yakalanmaz? Gerçi boşuna dememişler: ‘’Köpek, köpeği ısırmaz.’’ diye. Ayfer’in söylediklerine istemsizce gülen Müberra:

—  İlahi, virüsten ölenleri mi kastettim ben? Biz böyle evlerimize kapandık ya herkesten uzaklaşarak, sırf mikroplardan kaçmak için. Aslında kendimizle baş başa kaldık ve gerçek mikropların içimizde olduğunu görmek için fırsatımız oldu. Böylece onları temizleyebilecektik. dedikten sonra bir süre sustu, söylediklerinin etkisini görmek istiyordu. Muhatabı belli ki daha önce böyle düşünmemişti. Bundan cesaret alarak devam etti:

—  Artık olayları böyle okumaya başladıktan sonra yıllardır gizlemiş olduğum lekelerimi görmeye başladım. Onca kalabalığın ve koşturmacanın içinde kimse fark etmemişti hiçbirini. E şimdi evdeyim, kalabalık da yok.

Ayfer çocukluk arkadaşının söylediklerinden bir anlam çıkaramamış olsa gerek ki:

—Canım sen de oldum olası böyle kitap gibi konuşuyorsun, çok okuduğundan olsa gerek. Hatırlıyorum da ortaokuldayken okulun yan tarafındaki kütüphaneden sürekli kitap alırdın, teneffüslerde okulun duvarından atlar, gizli yerimizde buluşurduk sonra bize kitaplardan bir şeyler okurdun. Ne yalan söyleyeyim, o zaman hiç anlamazdım okuduklarından şimdi de söylediklerinden hiçbir şey anlamadım. Kırık bir gülümsemeden sonra Müberra, küçük bir yudum aldı çayından. Belki de başka bir şekilde anlatması gerekiyordu. Ondan başka kimseyle paylaşamazdı, en iyi o biliyordu geçmişini. Bir nefes aldı ve onun açtığı yoldan giderek anlatmaya devam etti:

—Evet çok okurdum. Doğruyu söylemek gerekirse uzun zamandır fırsat bulup hiç kitap okuyamıyordum ama dedim ya bu pandemi sürecinde kendimi okumaya başladım diye. Kendi yazdığım kitabı ilk sayfasından itibaren tahlil ettim geçen zamanda. Eğer arınmak istiyorsam hiçbir detay gözümden kaçmamalıydı. Ne çok düzeltilecek yerler varmış. Aldım elime silgiyi .Hangi birini sileyim? Özellikle gençlik yıllarımda sadece tükenmez kalem kullanmışım, ne de olsa asla hata yapmam diye ama sen de biliyorsun ki en büyük yanlışlarım o dönemlere ait. Ya yırtıp atmam gerekecekti o sayfaları ya da onları yeniden yazmam. Yırtmak, hayatımın bir parçasını yok saymak olacaktı, hem ben onları unutsam bile onların yaşanmış olma gerçeğini değiştiremezdim ki. Yeniden yazayım dedim bu kez de her şeyi olduğundan farklı yazmam gerekecekti ve bu da yalan söylemek olacaktı. Çaresiz bıraktım onları ama onlar beni bırakmadı bu kez. Sürekli beni o yıllara götürüyorlardı zor kullanarak. Hatta bazen öyle derinlere dalıyordum ki ben bile şaşırıyordum gördüklerim karşısında. Meğer nasıl da ustaca gizlemişim tüm günahlarımı. ‘’Bu gerçekten ben miyim?’’ diye sorup durdum kendime. Kendimle yüzleştikçe içimdeki pislikler eve aktı bu sefer de. Bazen oturduğum koltuğa, bazen hazırladığım yemeklere, çoğu zaman uyuduğum yatağa… Öyle ki kendimden kaçacak yer aradım. ‘’Hayat eve sığar!’’ dediler. Küçük ailemle, küçük evimize sevgimizi, nefretimizi, mutluluğumuzu, hüznümüzü, birbirinden farklı dünyalarımızı sığdırmayı başardık ama ben asıl tahammül edemediğim kendimi hiçbir yere sığdıramadım. Şimdi söyle bana nasıl temizlemeliyim bu kiri, pası?

Ayfer arkadaşının gözlerinin ta içine bakarak dikkatli bir şekilde onu dinliyordu ta ki soruyu duyana kadar : —Seni gerçekten anlayamıyorum hayatım. Bırak artık bunları düşünmekten. Her şey geçmişte kaldı, bak ne güzel bir hayatın var. Bugünlerimize şükür… Şu virüs bitse se daha sık görüşebilsek, dertleşebilsek; bana çok iyi geldi bir araya gelmemiz. Çatalının ucundaki çöreği ağzına atıp:

—Bu arada canım, tahinli çöreğine bayıldım, ben de sık sık yapıyorum ama seninki bir başka güzel olmuş. Bana tarifini verir misin? Müberra kendisini, sessize alınmış bir telefon çağrısı gibi hissetti: aradığı kişi cevap vermiyordu. Yaşadığı hayal kırıklığını gülümsemesinin ardına gizledi ve arkadaşına : ‘’ Olur.’’ anlamında başını salladı. Çayların tazelenme vakti gelmişti. Bardaklara doldurduğu çayın dumanı çıkış kapısını net görmesini engelleyen bir sis perdesi gibiydi. Son günlerde o sislerin içinde yolunu bulmayı denemekten yorgun düşmüş bunu çok sevdiği ve o anları birlikte paylaştığı biricik dostuna anlatmayı deneyerek ondan kendisine bir pusula vermesini beklemişti. Ama şimdi görüyordu ki o da sislerin içinde çoktan kaybolmuştu. Ayfer zaten hiçbir zaman anlamamıştı kendisini. Buna rağmen görüşmeye devam etmiş ve onu hayatından çıkaramamıştı bir türlü. Sanki onu hayatından çıkarırsa derinlerinde sakladığı inci tanesini de çıkarmış olacaktı. İşte buna gönlü asla razı olamazdı. Daldığı düşüncelerden sıyrıldı ve arkadaşının gözlerinin taa içine baktı, aradığını bulmak istercesine. Bulamayacaktı…

Yemek tarifleri ve mahallede yaşanan son gelişmeler üzerine lezzetli ikramlar eşliğinde edilen koyu (!) bir sohbetin ardından Ayfer müsaade istedi; geç olmuştu, evde yemek de yoktu. Kapı önü ayaküstü muhabbet ve kucaklaşma olmaksızın kuru bir, “Hoşça kal, arayı bir daha bu kadar açmayalım. Sosyal mesafeyi koruyarak daha sık görüşelim.” temennileriyle vedalaştılar. Müberra, arkadaşını gözden kaybolana kadar izledi, tül perdelerin arkasından.

Hikaye – Dilek Kara

Lapsus Dergi'ye [email protected] üzerinden ulaşabilir ve yayınlanmasını istediğiniz eserlerinizi gönderebilirsiniz.

Kalem Sürçmesi

lapsus dergi