Yosun Mürekkepli Kalem

Hikaye – Ersin Bilici

Fotoğraf – Amina Filkins

Uzun zamandır oturduğu masanın başında öylece kalakalmıştı. Sözcüklerin, tamlamaların, sıfatların, zarfların keşmekeş yarattığı zihni kanlı bir savaş meydanı gibiydi. Dilin sınırsızlığına mahkûm olmuş zihni hayal etme gücünü yitirmeye başlamıştı. Elindeki yeşil mürekkepli kalemi pürüzsüz kâğıda her yaklaştırdığında ayrı engelle sınırlanıyordu sözcükler. Defalarca karar verip defalarca tereddüt duvarına çarpmanın sarsıntısı bakışlarını bulandırmıştı artık. Zihnini ve ruhunu karanlığa boyayan bu sınırsızlık dalgası, sanki kainattaki tüm sözcükleri esir almış, düşüncelerinin mürekkebini kurutmuştu. Yazma tutkusunun inanılmaz bir itici güçle baskı altına aldığı hayal gücü; şimdi fazlasıyla bulanık, fazlasıyla yorgun ve fazlasıyla suskundu. Çaresiz hissediyordu. Çaresizliğin bir volkan gibi patladığını… kızgın lavların usulca ve alabildiğine sessiz sakin süzüldüğünü… düş gücünü ve yetisini damla damla erittiğini. Ardından mutlak sessizlik ve ümitsizlik… Uçsuz bucaksız bir boşlukta sıkışmışlık…

 

Başını masaya çarpmasıyla irkilmesi bir oldu. Derin derin ancak buna rağmen çok hızlı nefes alıp veriyor, kalbinin sert atışları tüm bedeni sarsıyordu. Yutkundu. Başındaki ağrıdan önce kalemi kavrayan parmaklarındaki ince sızıyı hissetti. Gözleri hâlâ sıkıca tuttuğu yeşil mürekkepli kaleme odaklandı. Yeşil gözlü güzel kadının armağanı, yeşil mürekkepli kalem. Aslında yeşil gözlü değil yosun gözlü, diye düzeltti düşüncesini. Yosun da yeşil de aynı şey değil mi? Ne fark eder, diye geçirecek oldu aklından. Vazgeçti. Yedi gün önce terk edip gitmiş olsa da fark eder. Terkedildiğinden beri her günün yarısını aynı masanın başında, aynı sandalyede, elinde aynı kalemle aynı beyaz kâğıda bakarak tüketse de fark eder. Yosun gözlü kadının armağanı yosun mürekkepli kalem… Sızı nüksetti. Defalarca nüksetti ama parmaklarında değil; yüreğinin, kalbinin, gönlünün en derinlerinde bir yerlerde. Belki de yosun tutmuş gözyaşı pınarlarının kuytu köşelerinde.

Masanın sağ köşesindeki karton takvime kaydırdı gözlerini ve hangi ay, hangi gün anlamaya çalıştı. Beceremedi. Zaten bir önemi de yoktu artık. Tek bildiği ona yeter de artardı bile: Yedi gün… Günden sayılırsa eğer… Aniden geriye yaslandı ve gözlerini tavana dikti. Tavanı delip geçen bakışları, kirli beyazın yerini mavinin tonlarına terk ettiği gökyüzüne uzandı. Bulutlar… Her biri yosun yeşili, her biri ayrı bir hatıraya bürünmüş ıslak bulutlar… Bulutların arasında güneşi görmeye çalıştı. Çok arkalarda kalan güneşin artık ulaşılamaz olduğuna inanmaya başlamıştı. Gözlerinde sönen koca güneş değildi aslında. Sıcaklığını ve aydınlığını kaybettiği yosun gözlü kadındı. Bedeni, şiddetli bir gerilim fırtınasına esiri olmuş gibi sallanır olmuştu. Baba yadigârı koltuğun gıcırtılarını duymuyordu bile. Ötelere uzanan bakışları, korku ve öfkeyle karışık ruh haliyle birlikte döndü masa başına. Yosun mürekkepli kalemi kaldırdı göz hizasına kadar. Evirdi, çevirdi. Sanki kalemin üzerinde, kaybettiği bir şeyi arar gibiydi. Belki ondan kalan bir sıcaklık, parmak izi ya da belki de yosun renginde bir anı. Dakikalarca aradı. Yok. Bulamadı en ufak bir iz. Belli ki giderken neyi varsa götürmüştü kendi ile beraber. Ne bir iz bırakmıştı geride ne de hatırlanası bir anı. Her şey yok olmaya başladı. Kalp şeklindeki yeşil çalar saat, yeşil desenli yarı dolu fincan, izmarit dolu kül tablası, karalanmış masa takvimi, buruşuk, karışık ve birkaç damla kahve dökülmüş müsvedde kağıtlar, düşler, ümitler, hedefler, yarınlar, bugünler, bakışlar, gülüşler… her şey. Bir kendi vardı bir de yosun mürekkepli kalem. Hiçbir şeyin olmadığı ya da olamadığı bir anda karanlık ve yakıcı yokluğa fırlattı yosun mürekkepli kalemi. Güzel günlerin anısına duvara zorla tutunan fotoğrafın camından yankılanan tiz sesle irkildi ve her şeyi varlığa döndürdü yeniden. Yazmak için yeni bir kalem, kara mürekkepli bir kalem almalıyım, dedi boğuk bir sesle, çatlak camın ardından gülümseyen yosun gözlere bakarken.

Hikaye – Ersin Bilici

Önceki
Kardelen