Hikaye: Roza Ülüs

Fotoğraf: Engin Akyurt

Her düğünde olduğu gibi dürbünle kalabalığı gözetledi. Mahalleden telli duvaklı gelini ata bindirip kendi belirledikleri nasibe doğru götürüyorlardı. Buralarda çok azı şanslı ki gönülleri razı gelirdi.

Songül hemen saçlarını kabartıp rengarenk yemenisini  başına doladı. Bir sürü boncuğu boynuna bileğine doladı beline de siyah kuşağını bağlayıp bayır aşağı koştu. Kalabalığa varınca zılgıt çekip geline yaklaştı. Ahali bu doktor raporlu deliye alışmıştı. Hele biri karşı çıksın yedi düvel gelse deli gücüne engel olamıyordu. Gelinin duvağının altına girip gözlerine bakarak “Seviyon mu, zorla mı?” cevabını alınca elindeki mendili sallayarak geri tepeye çıktı.

Eve vardığında üstündeki deli saçması kıyafetleri çıkardı. Boncukları yerine koydu çekmecedeki telefona gelen mesaja gülümsedi.  Songül’ün bu hali mahallelinin diline sakız olmuştu. İlk buraya getirdiklerinde sırf meraktan ellerine bir tas yemiş alıp “ N’aptın kız becerebiliyon mu işleri?”  kendi aralarında da  “Deli ama bak nasıl çiçek gibi yapmış evi. Başka yerde ecinniler musallat oluyor, burda sakin.” sözlerine nice hikayeler eklendi yıllarca.

Songül bir kahkaha patlatır, yüzlerine bakıp üzerlerine yürüyünce kadınlar çığlığı basıp çıkarlardı. İşte böyle korkuturlar adamı. Yellozlara bak sen, kocaları gibi taşa dönmüş yürekleri.

Her gün pencereden bu deli güruhu seyrediyordu. Seydi Efe’nin arabasını gördü. İç geçirdi. Şu Efe her gün malına bir dirhem katmanın peşinde. Üç kızını da iyi paraya verdi. Allah’ım sevgi bu adamların kalbine neden uğramıyor? Saatler kavuşmayı gösteriyordu. Aman bu akılsızların derdi bana mı kaldı. Benim dermanım geliyor. Kalkıp sofrayı donattı. Bir tek halinden anlayan kızı, kapıyı çaldı. Haftada birkaç gün uğruyordu.  Saatler hemen geçiyor, yine yalnızlığın kucağına düşüyordu.

On yıldır meczup mührünü basmıştı ömrüne. Biraz daha şanslıydı ki babası okuttu.  Yine de münasip görülen kaderden kaçamadı. Neyse ki damat dengiydi. Onu anladı sevdi. Zamanla Songül de aldı onu kalbine. Sofrayı toplarken Engin’i düşündü. Ne güzel insandın sen. Kimseye belli etmedin beni sevdiğini ama nakış gibi işledin yüreğime. Bir göz odamızda, biz ne diyarlar dolaşırdık. Tayinin çıkacak; kanatlanıp uçacaktık özgürlüğe. Ama sen bana verdiğin sözü tutmadın. Kanadımı kırdın gittin, beni deliye çevirdin.

Songül’ün dünyası bir gece aldığı haberle yıkılmıştı. Engin eve dönerken, onu sollamaya çalışan tırdan kaçamamış. Ruhu oracıkta kuş olmuş uçmuş. Cansız bedeni de Engin demeye bin şahit ister. Songül hastanede öldüğüne inanmamıştı. Uyanır diye beklemiş ama kendini en son taze toprağın başında bulmuştu.

Günlerce feryat figanlar, ana babasının gözyaşları dinmedi. Songül’ün ağıtları halsiz kaldı. Kızını teselli ediyor, dindiremiyordu acısını. Ölüm niye geldi de Enginimi buldu.  Üçümüz keşke aynı aleme göçseydik. Engin sen yalancının tekisin! Zaman kavramı ağır, nefessiz ve yavaş bir hal almıştı. Kalbinden yayılan sinsi acı tüm bedenini kaplamıştı. El ayak çekilince büyükler toplandı. Üç ay geçmişti. Engin’in helvası ilk günden kavrulmuş, yedisi, kırkı, elli ikisi  dualarla uğurlanmış. Hayırlar yapılmış. Artık kalanları için lütufta bulunma zamanıydı. Songül başına ne geleceğini bilmeden celladını bekleyen idamlık gibi oturuyordu orda.

Büyük amca “Acımız büyük, emanetine sahip çıkmamız gerek. Gencecik gelin, bir de kızı. Bize baba evine göndermek yakışmaz. Geleneklerimize, inancımıza göre küçük kardeşe nikahlamak gerek” bütün başlar onayladı, Songül’ün anne ve babası bile. Derin bir sessizlik.  Songül dondu kaldı. Duydukları kesinlikle yanlıştı. Kimse ona bir şey sormamıştı. Ağzını açıyor ama konuşamıyor. Bir daha davrandı yok dili dönmüyor. Çığlıkları içinde patlıyor. On yıldır kardeş bildiğim çocuğa mı verecekler beni? Ersin mi daha neler. Anne ve babasına gözlerini çevirdi. Yahu bir odayı mı bana çok gördünüz. Kahrolun emi! Ersin senin sevdiğin var söylesene. Töreniz, başınıza batsın. Vicdansız vahşiler. Songül oracıkta bayıldı.

Songül’e sahip çıktılar. Ersin’e karı yaptılar. “Ersin kardeşim, bak kıydılar bize çık git kurtar kendini. Sen kızımın yüzüne nasıl bakarsın. Abinin hatırasına nasıl kıyarsın.” Ersin kıvranarak “Yapamam, gücüm yetmez, biz ilk değiliz, alışırız” sonra Songül’e yanaştı evciliğin ilk alıştırmalarına yeltendi. Songül bir hışımla kapıya doğru yönelip, üstünde ne varsa çıkardı. Bir çığlıkla kendini dışarı attı.  Meydana kadar koştu. Sesi duyan ahali meydana toplandı. Songül’ü öyle görenler şaşıp kaldı. Kız delirmiş. Anası sırtındaki şalı sarıp, tokatladı kendine gelsin diye. Songül daha da delirdi. Zor zapt edip bir odaya kapattılar. Günler geçti, hocalar gelip okuyor, sular, otlar dönüyor tepesinde ne ki daha da delleniyor. Soluğu hastanede aldılar. Songül odaya girdiğinde dakikalarca duvardaki eşantiyon takvime baktı. Doktorun sorularına cevap vermiyordu. Sonra ona dönüp “ Doktor Bey, sizi kardeşinizle evlendirseler ne yaparsınız?” “Kardeşle evlenilir mi canım delilik bu” “Ben delirmedim. Ancak bunların vahşetini deli bir güç zapt edebilirdi. Ben hayatımı, kızımı kurtarmanın derdindeyim. Tüm tetkikleri yaptırın en az sizin kadar aklım başımda.” Songül her şeyi anlatıp çıktı odadan. Heyet raporu ve doktorun talimatı için kayınpederi ve babası içeri girdi.

Eve döndüklerinde konsey yeniden toplandı. Herkesin selameti için bu delinin karılık yapamayacağını, doktorun iyi olması için sakin ve tek başına yaşaması gerektiğini, kızı ile mutlaka görüştürülmesinin iyi olacağını, bu sebeple tepedeki evi tahsis etmeyi uygun gördüler.

Songül aylardan sonra rahat bir nefes almış, etrafa karşı deli ama yuvasında aklıselim gelecek planları yapacaktı. İlmek ilmek işledi geleceğini kimse bilmedi.

Yıllar geçti. Songül’ün kanatları artık özgürlüğe uçacak kadar büyümüştü. Kızıyla kurduğu hayali artık elindeki biletlerin tarihi kadar yakındı. 

Nisan 21 

Hikaye: Roza Ülüs

Önceki
Nanik