Hüzün Çiçeği

Hikaye: Nur Akboz

Ellerim minicik avuçlarımla dudaklarıma tatlı bir gülümseyiş işlerdi. Gözlerimi açtığım dünyada ne gidenler geri dönerdi ne de uzaklar yakın olurdu yalnızlığıma. Yitirdiklerim vardı, dudaklarımda bir ömür ağıt olan, hiç tatmadığım duygular vardı, anne ve baba sevgisi diye adlandırılan. Gözyaşlarım vardı, yeri geldiğinde nehirler olup taşkınlara yol açan. Bağrımda yankılanan sözlerim vardı, endişelerimi aşılayan…

Bu mevsimlerdi. Dağların tam misafir ağırladığı zamanlar. Dayım tarafından, ablamla birlikte, zengin ailelere, bir köle gibi satıldığımızda daha beş yaşındaydım. Ablama olan özlemim o çamurlu bataklıktan hiç kurtulmadı. Onun nerede olduğunu hiçbir zaman öğrenemedim. Gücüm yetmedi onu aramaya. Yenik düştüm hep. Küçüktüm. Savunmasızdım. Çok şeyden habersizdim. Bırakmasaydım küçücük ellerimdeki ellerini. Sımsıkı sarılsaydım boynuna. Bana uzak gelen, nefesim kadar yakın, yerini dolduramadığım taş parçası gibi benliğimde, eksikliğini yaşadım yalvarışlarımla yıllarca.

Nasıl bir aileydi, ailem diye sahiplendiklerim bilemiyorum, sevgisizdiler sevgiden yoksun. Kocası seferberlikte ölmüş iri yarı, uzun boylu bir kadındı; rüyalarımda bana burçak tenli, melek yüzlü görünen annemin yerine geçen Jeyan Hanım. Yüz hatları eğri büğrü olmasına rağmen gözlerinin üzerimdeki ince kıvrımlı kaşları, konuşmasa bile çok şey anlatırdı çevresindekilere. Aynı evde damadı Hikmet Bey, kızı Mehveş Hanım, torunları Basri ve Bekir ile birlikte yaşamaktaydı. Kokusunu hiç içime çekemediğim babamın yerine Harun Bey geçmişti. ‘Harun Baba’ adıyla.

Geçmişin oymak oymak izlerini taşıyan taş merdivenlerin dibinde, bir yer ocağı vardı. Ev ekmeği pişirilen bu ocağı, her gün kireçle çırpardım. Ağrıma gidense, annemin ekmeğinin kokusunu hiç duymayışımdı. Sadece emdiğim sütün tadı vardı damağımda. O güzel kokusuyla burnumda, solmaya yüz tutmuş bir gülü andırırdı, koklamaya doyamadığım… Ahşap beyaz badanalı evin dört yani duvarlarla çevrili, geniş bir bahçesi vardı. Portakal, limon, mandalina, ceviz ve dut ağaçlarını hatırlıyorum. Bu ağaçların içinden avlu kapısına uzanan yolda Basri ve Bekir’in okul dönüşü neşe dolu çığlıkları yankılanırdı. İşimi bırakır hemen pencereye koşardım. O anda evin duvarlarıyla bahçedeki ağaçlar yer değiştirirdi gözümde. Tahta pencereden güneşin yerinde ay ışıldardı soğuk bedenime. Eksilirdim parça parça…

Boynuma iple silgi asmamla başlayan okuma hevesim, kuru bir ekmek gibi tıkanıp kalmıştı boğazımda. Beni okula göndermemişlerdi. Öksüzlüğün yumağındaki çözülemeyen düğümlerime cahilliğim de eklenmişti. Her hevesim ayrı bir kutuya saklanmış sol yanımda deli gibi çırpınıp dururdu. Kimsesizliğimi kamçılayan özlemlerimde, suskunluğum törpülese de haykırışlarımı, tek çıkar yolum, boynumu büküp kabullenmek olurdu. Jeyan Hanım terziydi. Çok güzel giysiler dikerdi kendine, kızına, torunlarına. Yağmurun, toprağın kirpiklerini dahi ıslattığı bir günde Jeyan Hanım, kızı Mehveş Hanımla birlikte evden ayrılmışlardı. Ben ise; çocukça aklımla oturma odasında kolonun dibinde duran katlamalı dikiş makinesini açıp içine oturmuştum. Bir elbise dikme hayaliyle…

Makinenin ayaklarını çevirip bir şeyler öğrenmeye çalışıyordum. Aradan uzun zaman geçmemişti ki birden ayak sesleri duyuldu. Merdivenler birilerinin geldiğini haber verir gibiydi. Kapı çaldığında o eski dikiş makinesinin içinden çıkmam çok güç olmuştu. Makinenin kapağını kapatamamıştım. Hızlıca kapıya koşmuştum. Gelenler Jeyan Hanım ve Mehveş Hanım’dı. Komşuyu evde bulamayınca çabucak dönmüşlerdi eve. Kapıyı geç açmamdan şüphelenen Leyla Hanım hemen oturma odasına koştu. Dikiş makinesinin açık olduğunu fark etti. Hemen yakama yapışıp beni hırpalamaya başladı. Buruşan bedenimde, şu an hala tırnaklarının acısını hisseder gibiyim. Dudaklarıma çökerdi suskunluğu karanlıkların.

Beslemeydim…

Yaralı yüreğimi tüllerden etek yapıp çalışırdım gücüm yettiğince. Beni o evde barındırmalarındaki tek amaç buydu belki de. Yaşım ilerledikçe nefesim her adımda canımı acıtan bir hançer olmuştu. Hiç kimsenin gözünde en ufak değerim yoktu.

Jeyan Hanım’ın tarlaları vardı. Çoğunluğu bağlardan oluşan bu tarlalara her yıl tütün dikilirdi Jeyan Hanım beni tek başıma köye gönderdi. Yaz aylarında günlerim hep bu tarlalarda geçerdi. İşçilerin ekip suladığı tütünleri tarladan tek tek kırıp tütün iğnelerine dizerdim. İğnelerdeki tütünleri iplere aktarır, bu ipleri kuru kamışlara bağlayıp güneşlenmesi için kırmandala asardım. Siyah sırma saçlarım, yorgunluğumla göz açıp kapatıncaya kadar gelip geçen gecelerime rengini verirdi. Beni sahiplenen, koynuna alıp ısıtan, sevip okşayan sadece rengini saçlarımdan alan gecelerdi. Gündüzlerim tütün kırıp dizmekle geçerdi. Geceleri ise, gemici fenerimle bağları dolaşır, ürünlere zarar veren kirpileri tek tek yakalayıp tenekelerin altına bastırırdım. Sabah da tarlanın ucundaki dereden karşıya geçip, geceden topladığım kirpileri özgürlüğe bırakırdım…

Kürbetti, hiç doyamadığım uykularımla beni buluşturan. Kürbet bir metre yüksekliğinde bir çardaktı. Dereye yakın tarlada, sazlıktan yapılmış, üç tarafı kapalı olan tahta bir kürbette kalıyordum. Her günüm türlü çeşit yorgunluklara geceydi. Gece bağdaki kirpikleri toplayıp kürbete döndüğümde üzerine yattığım tahtalar bana yumuşacık pamuk yatağımdan bile tatlı gelirdi. Ayaklarımı aşağı sarkıtıp uyuduğumu hatırlarım.  Zenginlere hizmet etmek, denize su taşımaktan farksızdı. Tütünler bittiğinde ağustos ayının o bunaltıcı sıcakları tenimi yakıp kavurmuş olurdu. Geçmezdi günlerim birbiri ardına… Eve dönme yolundaysa yeni işler kapıya çıkıp yolumu gözlerdi. Jeyan Hanım’ın ipek böcekleriyle ilgilenirdim. Bir yıl önceki yazdan çoğalmaları için ayrılan, ipekböceği kozalarından çıkan kelebekler, kaçmaması için bir kesenin içinde tutulurdu. Bu kelebeklerin, çiftleştikten sonra keseye bıraktığı maydanoz tohumu büyüklüğündeki sirkelerden, ipekböceği kurtçukları oluşurdu. Bahçedeki dut ağacından şahlanan dut yapraklarını toplayıp ipekböceklerine verirdim. Dudakları dut yaprağıyla birleşir birleşmez müthiş sesler çıkartırlardı. Kıtır… Kıtır… Kıtır… Her gün bir müzik edasıyla. Gelecek yaz tekrar üreyip çoğalmaları için ayrılan kozalar hariç, diğer kozalar kurumaları için güneşte bekletilirdi. Kuruyan kozalardan ipek elde etmek için bu kozaları sıcak su kazanında kaynatırdım. Kaynayan, örümcek ağı inceliğindeki kozalara dolanmış ipek uçlarının, dört beş tanesini bir araya getirip, ılgıdıra dolardım. Ilgıdıra doladığım bu ipekler, çeşitli aşamalardan geçtikten sonra dokuma tezgahlarında işlenir, ipek kumaş, çarşaf ve yazma haline gelirdi. Her yıl tekrarlanan bu iş sonunda çatı katındaki sandıklar ipek kumaşlarla, çarşaflarla, yazmalarla dolup taşardı. Jeyan Hanım’dan küçük odamdaki yer yatağıma sermek için istediğim ipekli çarşafın bedelini kaldığımız büyük ahşap ev ödemiş gibiydi.

Jeyan Hanım vermemişti kendi ellerimin emeği olan ipeklerden bir çarşaf parçası. “Torunlarımın çeyizi onlar, üzerine yattığın çarşaf neyine yetmiyor” demişti. O anda yüreğimden öyle bir ‘ah’ etmiştim ki. Ahım mı tuttu, yazgı mı bilmem, o koca ev bir hafta sonu köye gittiğimizde yanıp kül olmuştu. Çatı katındaki sandıklar dolusu ipeklerle birlikte tabi. Sonra yanan evin yakınından yeni bir ev satın alınmıştı. Bu evle birlikte hayatımın bambaşka acılarına yelken açacaktım her şeyden habersiz… Yüzünü nikah masasında gördüğüm orta yaşlı bir beyle evlendirildim. Düğünümden iki gün önce beni kaybetme korkusundan olsa gerek, evin tüm işlerini yine ben yaptım. Bütün evin duvarlarını tek tek boyadım. Her yeri temizledim. Parmaklarımın ucunda yaralar oluşmuştu. Bunlar neyse de, yüreğimdeki görünmez yaraların ağrıları daha can alıcıydı. İzin verselerdi ellerimin kalem tutmasına, o tuttuğum kalemi hiç bırakmazdım. Acılarımla harelenen siyah beyaz hayatıma harflerle şekil verir, kendime hayalini kurduğum bir hayat çizer ve yedi renge boyardım. Kelimelere dökemediğim, ifade edemediğim boşluktan cahilliğimi sıyırıp, kendime bambaşka bir dünya kurardım. Yanık bağrımda bir türkü gibi yankılanan duygularımı, satırlara döker, sözlerime, düşüncelerime düşünce eklerdim. Her şeye rağmen en büyük gururumsa o evden telli duvaklı gelinliğimle, bir parça el bürlenip, alnımın akıyla çıkmamdı. Hayatımın geri kalanında sonu uçurumlara dayanan karanlıklarım vardı…

Eşim Fatih Bey’i yıllar oldu kaybettim. Ölüm, annem babam gibi onu da almıştı benden. Zeytinlerin filizlenip çiçeğinden, gelecek yıla olgunlaşarak, meyve vermesiyle başlayan mutluluklarım, hasat zamanında eşimin ölümüyle son bulmuştu. O, zeytin ağacından sırıkla zeytinleri silkelerken, ayağı kayıp düştü ve kucağımda hayat dediği cümleye son noktayı koydu. Toprakla sevişmekten nasır tutan kınalı ellerimde bana bıraktığı altın yüzükle birlikte yitirdiklerim arasında yer alacaktı.

Son nefesime kadar…

Sonralarıysa yaşadıklarım, kuruyan göz pınarlarımdan akan, gözyaşlarımla sattığım dünyada, bir parça hüzün ve üzüntüden başka hiçbir şey değildi. Rüyalarımda bile başkalarının yerine acı çeken hep ben olurdum. 

Ve işte tam şu ana kadar…

Hüznün sarmaladığı ömür ağacımdan, son yaprağın düşeceği an işte geldi.

Ben; çorak topraklardaki Hüzün çiçeği. Her şeyi aslına döndüren o ateş beni de yaktı! Elim yüzümde, küllerimi izliyorum. Küllerim… Ah küllerim. Gökyüzünde bir yıldızın kaymasına çok az zaman kaldı. Sıra bende biliyorum. Zamanı geldi.  Ölüm döşeğinde bu sonu artık, yaşamımın son demleri.

Sonraki
Bir Şiir