Yazı: Belma Balcı

Viyana’ya ilk geldiğimde ‘Mavi Tuna’yı görmek istedim en önce. Ve gördüm ki Tuna’nın hızla akan suyunun mavilikle hiç alakası yok. Nasıl hayal kırıklığına uğramıştım anlatamam. Acaba Strauss’un zamanında nehir mavi mi akıyordu, sonradan mı kahverengi oldu, bilmem? Ama bildiğim bir şey var ki; bu şehrin nehirle ve suyla ilişkisi pek sıcak değil, Tuna Nehri şehrin kenarına atılmış bir üvey evlat sanki…

Bizim ‘Tuna’ olarak adlandırdığımız bu nehir; Viyana’da ve Almanya’da Donau, Romanya’da Dunare, Macaristan’da Duna, Slovakya’da Donay, Slovenya’da Donava, Hırvatistan’da Dunav gibi adlarla çok çeşitli ülkelerden geçerek Karadeniz’e dökülüyor ve Heraklatus; “Dün girdiğim nehir bugün aynı nehir değildir, dünkü sular çoktan akıp gitmiştir.” dese bile; biz insanlar aslında hep aynı nehre bakıp dururuz…

foto- Dimitry Anikin

 

30 yıldır Viyana’da yaşıyorum. Güzel ve yaşaması çok rahat bir şehir. Son 10 yıldır dünyanın en güzel ve yaşanılası şehri seçiliyor. Belki sırf bu yüzden bu şehri anlatmak istiyorum. Gerçi bu durum göreceli, herkese göre değişir elbette. Neyse lafı fazla uzatmadan elinize bir kağıt kalem almanızı rica ediyorum. Şimdi kağıdın tam ortasına bir daire çizin, sonra bunun üzerine daha büyük bir daire daha ve sonra bir tane daha… Elimizde çapı gittikçe büyüyen üç daire var. İşte Viyana bu şekilde. İlk çizdiğimiz merkezdeki daire şehrin merkezi.

Buranın ilk yerli halkı Kelt kökenli olmasına rağmen, şehri MS 9. Yüzyılda Romalılar kurmuşlar. Buraya ‘Vindobona’ demişler. Bugün burası Viyana’nın merkezi olan ve etrafı halka şeklinde ‘Ringstrasse’ ile çevrili ‘Innere Stadt’, iç şehir yani şehir merkezi ya da Viyana’nın tam ortası, adeta Avrupa’nın göbeği.  O zamanlar bu merkezin etrafı surlarla çevriliydi ve surların dibinde geniş hendekler vardı, bu hendekler ise Tuna’dan gelen suyla dolduruluyordu. Şimdi ise surlar yıkılmış, bu hendekler de cadde haline gelmişler, şehir halklar halinde dışa doğru genişlemiş, büyümüş… 

 

Bu merkezin tam ortasında kocaman bir katedral yükseliyor, kulesi ise adeta gökyüzünü delip geçecek gibi bir ihtişamla göz kamaştırıyor; Stephansdom Katedrali. Hayatımda gördüğüm ilk gotik kilise buydu, ilk Viyana günlerimde en önce burayı gezmiştim ve bu ihtişam beni büyülemişti. Karşısında oturup saatlerce bu heybetli binayı seyrettiğimi hatırlıyorum…

Gotik tarz mimari, Ortaçağ Avrupa’sında büyük ve yücelik duygusunu yaratmak için dini yapılarda kullanılmıştır çokça. Gerçekten de gotik tarz kiliseler sanki kocaman heybetli ve ulaşılmaz şatolar gibidirler, insan sanki kendini küçülmüş hisseder bu binalarda. Zaten de tanrının isteği bu değil midir! Koskoca tanrıyı yaratan insan, ona uygun mekanları da yaratmakta pek zorlanmamıştır kesin.

Katedralin en dikkat çekici yanı büyük çan kulesi, bunun sevimli bir adı da var. Bu kuleye ‘Steffl, yani ‘küçük Stephan’ diyor Avusturyalılar. Yaklaşık 130 metre olan bu kulede Avusturya’nın en büyük çanı asılı duruyor, adı Pummerin. 21 ton ağırlığındaki bu çanın, Osmanlının 1683 ikinci Viyana kuşatmasından sonra geride bıraktıkları bir topun eritilmesiyle yapıldığı söyleniyor.

Katedralin içi de çok güzel. Duvarlarda birçok gotik heykel var, bunlardan biri olan Pötscher Meryemi’nin, Osmanlı kuşatması sırasında gözyaşları dökerek Avusturyalıların savaşı kazanmasını sağladığı rivayet ediliyor. Camlardaki renkli vitraylar da gerçekten şahane. Ayrıca kilise babaları olarak adlandırılan dört azizin heykelleri var: Gregory, Ambrose, Jerome ve Augustine… Bu heykelleri, zamanın mimarı ve heykeltıraşı Pilgram yapmış. Ayrıca bu katedralde bulunan dünyanın en büyük orgları arasında sayılan büyük orgun taştan platformunu da yapmış Pilgram. Bununla da kalmamış ve sonunda merdiven altında bir pencereden bakan kendi heykelini de kondurmuş kilisenin içine… Elinde, mimarlığın simgesi olan bir insan heykeline rastlarsanız, bu Pilgram’ın ta kendisi işte… ”Ben de varım, beni unutmayın sakın ha’!’ diyen bir sanatçı örneği. Narsistliğin geldiği son nokta!

 

Stephansdom ile vedalaşalım yavaş yavaş. Katedralin önündeki meydan buluşma noktasıdır adeta, ben de Viyana’daki ilk randevumu bu alanda gerçekleştirmiştim. Katedralden çıkıp sola doğru devam ettiğinizde ünlü bir caddeye girmiş olacaksınız: Kärtnerstrasse. Turistik ve pahalı bir alışveriş caddesi, burada mağazalara sadece bakılmasında, içeri girilmemesinde büyük yarar var, tam anlamıyla vahşi kapitalist dünyanın aptal ve görmemiş insanlarını güzelce kazıklama yeri buraları.

Veba Heykeli

Bu caddeye girmeyip sağa doğru kıvrılırsanız karşınıza kocaman bir heykel çıkacak. Bu bölgenin adı Graben, bu heykelin adı ise veba heykeli: “Pestsäule” 1679 yılında kenti kasıp kavuran veba salgını sırasında Viyana’yı terk eden kral I.Leopold, salgının sona ermesi için bu heykeli adamış ve salgın sona erince sözünü tutmuş. Heykelin üstü altın kaplama figürlerle donatılmış. Düşünüyorum da bu altın kaplama heykel İstanbul’da olsaydı ne olurdu? Takdiri size bırakıyorum…

   

Yolumuza devam edersek karşımıza kocaman bir kapı çıkacak. Hofburg’a giriyoruz.  Burası koskocaman binalar silsilesi şeklinde yapılmış. Habsburg kralları değiştikçe yeni binalar inşa edilmiş, çünkü hiçbir Habsburg kendinden öncekilerin yattığı ve yaşadığı dairede yaşamamış… İlginç değil mi? 

 

Bu saraylar silsilesinin sonundaki bir binada Efes Müzesi kurmuşlar. Bilindiği gibi, Türkiye’de yapılan arkeolojik kazıların çoğunu Avusturyalılar gerçekleştiriyor. Bu müzede de büyük bir olasılıkla, onların cebren ve hile ile kaçırdıkları tarihi eserler sergilenmekte ve bir Allah’ın kulu da burada bunların ne işi var dememekte!

Hofburg önündeki büyük alan ‘Heldenplatz’, yani kahramanlar alanında ise ilginç bir heykel daha var. Arşidük Karl’ın at üstündeki heykeli. Atın ayakları havaya kalkmış ve sadece arka ayakları üzerinde durmakta… Buradaki denge müthiş gerçekten.

 

Ringstrasse’ye çıkmadan geri dönelim ve kanala doğru yürüyelim. Stefansdom’un önünden tekrar geçerek devam edelim… Bu bölgede şehrin en eski pazar yerlerinden biri olan ‘Hoher Markt’ ve en eski et pazarı ‘Fleisch Markt’ bulunmakta.  Burada çok güzel bir yapı olan Rum-Ortodoks Kilisesi var, İstanbul Fener’deki Rum Lisesini andıran bir hava taşıyor. Ayrıca bu dar ve güzel ara sokaklar gezilmeye değer.

Hoher Markt’ta bir saat bulunmakta, Anker Saati 12 saatlik süre boyunca her saat başı bir heykelcik kadranın önünde yerini alıyor. Bu heykelcikler, Viyana ile ilgisi bulunan ünlü kişiler ve her birine başka bir müzik eşlik ediyor. Bu resmi geçit, öğlen saat birde, orada öldüğü için Viyanalı sayılan romalı filozof Marcus Aurelius’a ait heykelcikle başlıyor ve Maria Theresia ve çeşitli Viyanalı’larla devam edip Haydn’a ait heykelcikle bitiyor. Resmi geçit başlamadan önce saat öğlen 12.00’de hepsi birden çıkıp kendilerini gösteriyorlar ve gezecek daha enteresan yer bulamayan aylak turistler de bu saatte oraya doluşup onları seyrediyorlar…

Biz hala en küçük dairede, yani merkezde dolanıp duruyoruz. Bu merkezin etrafında surlar vardı demiştik di mi yukarda… Hatta bu surların dibinde sularla dolu derin hendekler vardı da demiştik. Vindobona düşman saldırılarından bu şekilde korunuyordu. 1857 yılında artık bunun askeri önemi pek kalmayınca Kral Franz Joseph bu surları tamamen yıktırdı ve bu surların yerine geniş caddeler inşa edildi. Böylelikle iç şehir dış şehir ile birleşti… İşte Ringstrasse bu caddenin adı. Bir faytona binip bu caddeyi dairesel başından sonuna dolanırsanız nerdeyse bütün önemli tarihi binaları görürsünüz.

Evet, surlar yıkılmış, hendekler doldurulmuş ve eski Vindobona’yı çevreleyen geniş ve güzel bir cadde yapılmıştı ama bu caddenin süsü eksikti. Bu amaçla cadde boyunca güzel binaların yapımı başlatıldı. Sırasıyla Viyana Üniversitesi, belediye binası, parlamento binası, doğa ve sanat müzeleri, opera binası… Ayrıca büyük halk bahçesi, yeşillik alanlar yapmayı da unutmadı.

 

İlk olarak 1861 yılında Opera binası yapılmaya başlandı ve 1869’da tamamlandı. Bu yapının iki mimarı vardı; Eduard Van Der Nüll ve August Sicardsburg… Bu bina bugün Viyana’nın sembollerinden biridir ve hem içi hem dışı çok muhteşem ve etkileyicidir. Bugün biz böyle düşünüyoruz ama ilk yapıldığı yıllarda insanlar hiç de böyle düşünmüyorlardı, başta kral Franz Joseph olmak üzere halk bu binayı hiç beğenmemiş ve mimarlar ‘eski kafalı’ olarak itham edilmişler, binanın, zamanın modernite anlayışına hiç uymadığına dair eleştiriler ve dedikodular almış başını gitmiş. Bu ağır eleştirilere dayanamayan mimar Van Der Nüll sonunda intihar etmiştir. Diğer mimar Sicardsburg ise iki ay sonra hakkı rahmetine kavuşmuştur. Opera Binası’nın ilk açılış temsili Mozart’ın Don Giovanni’sidir ve her iki mimar da bu temsili maalesef görememişlerdir. Şimdilerde opera binasıyla övünen bugünün Viyanalıları dedelerinin bu yaptıklarının ne kadarını biliyorlar ve onaylıyorlar acaba! 

Viyana Devlet Operası dünyanın en muhteşem operaları arasında ön sıralarda yerini almakta. Hem bina olarak hem de bir ekol olarak… Mahler’den Karajan’a birçok müzik dehasının müdürlük yaptığı başlı başına bir ekol denebilir buna. Viyana’ya ilk geldiğim zamanlarda her hafta operaya giderdim, tabii ki Stehplatz! (ayakta) Bu bina ve sergilenen temsilleri izledikçe klasik müziğin, sadece müzik değil, nasıl başlı başına bir yaşam tarzı olduğunu anladım diyebilirim. Bu yaşam tarzı sadece Avrupa insanına ait ve sırf bu yüzden de Avrupa kültürü dışında bu kültürü uygulamaya çalışanlara pek sıcak bakmıyorum desem yeridir. Örneğin Anadolu’nun bağrından çıkmış bir kişinin opera ve klasik batı müziği ile uğraşması, bu müzik ve bu kültürle iştigal etmesi bana pek samimi ve doğru gelmemekte. Bizim bu müzikten anladığımız ve bu müziği hissedebilmemizin derecesi, batının doğuyu anlaması ve hissedebilmesi kadardır. Herkes sadece kendi kültürüyle ve müziği ile de uğraşsın demiyorum elbette ama sınırımızı bilelim, kopya yaparken kendimizi unutmayalım, batıyı yükseltirken kendimizi aşağılamayalım. Hani biri şunu demiş, çok da güzel demiş: Don’t try to be an apple if you are a banana. You will always be a second rate apple… Tercüme etmeme gerek yok sanırım…

Gezi Yazısı ve Fotoğraflar: Belma Balcı

Sonraki
Nanik