Hikaye: Sümeyra Çağlayan

Fotoğraf: Ruslan Zaplatin

Sabahın ilk ışıkları cıvıl cıvıl öten kuşların başını okşarken çeşme başındaki söğüt dalları da usulca su sesine eşlik ediyordu. Gün ışığından sızan berrak tayflar coşkuyla akarak insanı hayal alemine götürüyor oradan alıp rüya alemine atıyordu. Ne zaman buraya gelse önce testisini kenara koyar buz gibi sudan bir yudum alır ve meydan çeşmesine selam verirdi. İşte burada mahallenin tek su kaynağı olan çeşme başında beklerdi. Suyun akışını izler, testiye dolarken çıkardığı sesten ne zaman dolacağını bilirdi. Buraya gelmek, su sesini dinlemek ya da komşularla bir iki laf etmek onun için iyi olurdu, küçük bir kaçamaktı. Bembeyaz incecik elleriyle on kişilik nüfusa her gün su taşırdı. Her işi o yapar, her şeye o koşardı, çünkü adı ‘GELİN’di. Babasının evinde de hep çalışır, bir kere bile neden diye sormazdı. On sekizinde geldiği koca evinde de, baba evinde de sevgi nedir bilmedi. Gerçekten sevilmemişti hiç. Adını bile söyleyen yoktu bu yaşına kadar. Baba evinde sarı, koca evinde gelin. Bu kadar basitti. Kimliği yoktu…

“Yine erkencisin!” dedi arkadan çatlak ve tiz bir ses. “He öyle oldu abla!” Konuşmak ve bitmek tükenmek bilmez sorulara cevap vermek istemiyordu. Hızlıca testileri doldurup kaçamak cevapları sorulara yamayıp ayrıldı oradan. Eve gelip ocağı harladı üstüne çayı koydu ve odasına geçti.

Küçük basit bir odası vardı, iki pencereli boyası dökülmüş, camları yarı saydam. Pencerenin önünde yoğurt tenekesine dikilmiş sardunya ve hercai menekşe… Can yoldaşı gibi konuşur derdini anlatırdı onlara. Hep dert dinlediklerinden midir bilinmez ama çiçeklerde cansız ve ruhsuzdu bu odada. Yer minderlerine, işlenmiş yastıklar dayanmıştı, kireçle boyanmış duvarlara. Duvarda sırı atmış bir ayna, bakanı yok. Kimse halinden memnun değildi sanki.  Görmek istemezdi ne çillerini ne de gök gözlerini. Odanın en sevdiği yeri ise kapının hemen yanında duran raftı. Bu rafta en sevdiği tabakları sıralardı. Emaye ve porselen. Bazı tabakların arkasında en tanınmış markanın adı yazıyordu. Baba evinden getirdiği çeyizi, beklide çeyizindeki en sevdiği parçalardı bu tabaklar. Onlara bir şey koymaya kıyamıyor çok sevdiği bir misafir gelirse o zaman raftan inmeye hak kazanıyorlardı. “Gelin ekmeği aldın mı tandırdan. Nerdesin, bir girdi mi odasına çıkmak bilmiyor!” “Geldim ana, ekmeği sardım soğumasın diye. Geliyorum.”

İstemeye istemeye çıktı odadan. Tek sığınağıydı bu dört duvar, iki pencere. Kocası da yanında olsaydı belki her şey daha güzel olabilirdi. Düğünden bir ay sonra -ekmek parası- deyip gitmişti. Kocasını hiç tanımıyordu aslında. Evlenmeleri bir ay içinde apar topar olmuştu. Daha ne olduğunu anlamadan yurt dışına çalışmaya giden kocasına adıyla bile hitap edememişti. Arada mektubu geliyordu Paris manzaralı bir kartpostalla iki soğuk cümle. Bu koca evde rutini değişmeden aynı şeyleri tekrar tekrar yaşıyordu sabırla.

Sabah ezanı ile uyanır, sarı saçlarını itina ile örer ve avluya inerdi. Ahşap merdivenler gıcırdamasın diye kenarlarına basar avlunun bir köşesinden süpürgesini alırdı. En önce avluyu temizlemek lazımdı. Çünkü evin merkezi avludur bu asırlık evlerde. Yavaş yavaş süpürür avluyu ve nazikçe hayvanları beslerdi. Sonra evdekilere de kahvaltı hazırlaması gerekirdi ve durmadan evin içinde dolanırdı. İşi hiç bitmezdi, hep ayak üstündeydi ve hep bir telaş içindeydi bütün gün. Görüp görebileceği tek sevgiyi sanırım evin kedisi ve bahçedeki köpekten görürdü sarı gelin. Henüz on sekiz yaşında ama hayattan beklediği tek şey birazcık sevilmekti.

Sabahın bir saati ya da öğlenin sıcağında otururdu Asiye odasında pencerenin kenarına. Evet adı Asiye’ydi. Babaannesinin adı. Kimseden duymasa da severdi adını Asiye. Belki de kendine ait sevdiği tek şey ismiydi. Parça pinçik olmuş pervazdan sızan gün ışığı, yüzüne, silik çillerine, sarı kirpiklerinden gök gözlerine vururdu. Güzelliğini bile bilemezdi. Kimse ona güzel demez elini tutup yüreğine koymazdı. Solgun yüzünü, bir yeri ağrıdığında acısını ya da sebepsiz mutluluğunda gözlerindeki umudu, bakıp anlamazdı duygularını Asiye’nin. En çok da bu kimsesizlik yaralardı onu. Bu uçurum gibi mesafe yorardı nazik bedenini. Uzun bir yol gibiydi boyu Asiye’nin; huyu dingin, bakışlarıysa keskin. Yazın sıcağında soğuk bir su gibi sesi, sonbaharın haylaz rüzgârlarında salınan yorgun yapraklar sanki saçları. Kışın zalim soğuğu gözleri, hem gök hem korkusuz. Kalbi ise ilkbahar gibi kıpır kıpır. Asiye gelin, Asiye sarı, Asiye sevgiye aç, Asiye yorgun. On sekiz yaşında ama ihtiyar.

Yazgısını değiştiremez kaderine boyun eğerdi. Her gün on nüfusa su taşımak, yemek yapmak, yıkayıp temizlemek yazgısı; kısır döngüsü. En çok kuşları kıskanırdı Asiye. Onlar ki her istediği yere istediği zaman gider özgür olmanın tadını çıkarırdı. Kuşlar gibi hür olmak en büyük hayaliydi. Kimi zaman düşünde görürdü bir kuş olduğunu. Uça uça anca köyün öte yanına uçardı. Bilmezdi çünkü daha ötesine gitmemişti. İnsanın hayalinin bile kör ve topal olması ne hazindi. Asiye en çok buna içerlerdi. Hayalinde bile öteye gidememek nasıl bir kölelikti. Bu hayatta en çok istediği şeylerden biri de kömür karası saçlarının olmasıydı.  Simsiyah saçlarıyla kapkara gözleri olsun isterdi. Ne gariptir ki sevmezdi ne sarı saçlarını ne de gök gözlerini. Bu köyde yeşil gözlere gök denirdi. Sarı olmak pek beğenilmezdi. Ya da Asiye kendini beğenmediğinden sebep böyle düşünürdü. Haksız da sayılmazdı komşu kızı Gülbahar tam bir esmer güzeliydi ve istediği zaman kasabaya iner, gelin gittiği yerde el üstünde tutulurdu. Sanki bütün suç sarı saçları, çilleri ve gök gözlerindeydi. Nerede kara gözlü küçük bir kız görse saçlarını öper gözlerinin içine bakar doyasıya içine çekerdi kokusunu. Sanki kokladıkça kendisi de kararacaktı. Asiye belki sarı olmasa herkes onu sevecek bütün kusurlarından temizlenecekti. Gelin ya da sarı kız olmaktan kurtulup kimliğine kavuşacaktı, işte o zaman Asiye olacaktı.

Asiye kimsesiz dünyasında kimse bilmeden hayalinde ya da rüyasında siyah saçlarını örer kara gözlerine kömür gibi sürmeler çekerdi. Yemyeşil kırlarda doyasıya koşar. Türküler söyler kimseye hesap verme derdi olmadan yaşardı. Asiye sevmek ve sevilmek isterdi.

Nisan 21 

Hikaye: Sümeyra Çağlayan