Hikaye: Selma Bayram

Bastığı yerden kalkan tozları yutarak tırmandı yokuşu. Çok uzun değildi yolu. Yer yer minik ayaklarının tahammül edemediği, tökezleten irili ufaklı taşlara takılıyordu. Sendelemesine aldırmamasının sebebi; eve varacağı süreyi uzatmamak ve “cici kız” imajını kapmamak içindi. Öyle ya, köyden geleli kaç gün olmuştu şunun şurasında. Hayvan otlatan, ağaç tepelerinde dolaşan kıza “cici” sıfatı reva mıydı?

“Bu okulları da eve yakın yapsalar daha güzel olmaz mıydı?” diye söylendi. “Ya da taş koymasalar okul yollarına!” Aslında haksız da sayılmazdı. Küçücük bedenleri taşıyor olsa da, ayağın dengede durması zor iş. Hem özenle yıkanan, renk atmasın diye gölgede kurutulan o siyah önlük toz içinde kalıyordu. Alışkın ve mağrur bir edayla girdi evine Canan. Dört çocuklu bir ailenin en küçüğü ve tek kızıydı. Aldığı nefesin dahi hesabı sorulacak korkusu olmasa, mutluydu. Fedakâr ve otoriter bir annenin, geçim sıkıntısıyla kendini unutmuş bir babanın, her ailenin en çok korktuğu şeye “çevrenin bozukluğuna” maruz kalmasın diye özel ihtimam gösterilen ağabeylerin arasında büyüyüp gidiyordu. Yalnız bedenen değil, ruhen de bu yedi iklimli evde gelişiyordu. Seksenli yılların hararetli siyasetinin, meşhur altın günlerinin, elden ele gezen dantel örneklerinin,  kapı kapı gezinen pazarlamacıların, gazetelerin eklerinde verilen yemek tariflerinin, komşu kızlarının makyaj ve özel yaşama dair toplantılarının içinde büyüyordu.

Okul dönüşü eve her girdiğinde farklı bir manzarayla karşılaşırdı. Bir gün komşuların salonda çay yudumlarken mutfak robotu tanıtan bir pazarlamacıyı dikkatle dinleyişini görüp, kadınların bu eşya hayranlığına anlam veremedi. Beni dedi; bu kadar dikkatle dinleyen olmadı. Pazarlamacı mı olsam! Kafasının tepesinde beliren bu düşünce balonunu bir kahkahayla patlattı. Evin edepsiz kızı bakışlarına daha fazla maruz kalmamak için çantasını atıp sokağa fırladı. İp atlıyordu mahallenin kızları. Yazılmamış sokak oyunları manifestosunun ilk maddesine göre, oyuna sonradan gelen ipi sallayarak başlardı işe. Hemen kaptı arkadaşının elindeki ipi. Oyun oynayarak saatlerini geçirebilirdi. Aklına gelmeyen türlü hinlikler oyun sırasında gelirdi hep. Oyun oynarken derslerinde anlamadığı konuları kavradığını söylerdi de, annesi gülüp geçerdi. Annesine göre oyun oynamak vakit israfıydı. Babasına göre, gafilâne bir hayatın çocukluğu oyunla geçerdi. Ağabeyleri çift kale maç yapmayı oyundan saymadıkları için Canan’ı bebek gibi davranmakla suçlarlardı. Canan her zaman olmasa da bazen merak ediyordu; oyun oynamak için ayrılan zamanın sonu sekizinci yaş mıydı sahiden? 

Akşam ezanı eve dönüş çağrısıydı. Müezzin “Lailahe illallah”a gelmeden kapıda ayakkabılar çıkıyor olmalıydı. Akşam yemeği, televizyon saati, çaya bisküvi bandırma, yarışma programında kazanılan paranın “ah bize çıksaydı” ile başlayan hayalleri ve kapanışla son bulurdu gün. Evin sobaya en uzak odasından getirilen buz gibi yatak ve yorganlar, gırgırlanmış halıya serilirdi. Kanepede yatan şanslı evlat, doğuştan öncelik kazanmış, mavi hüviyeti, kısa saçları ve “bak baskı yaparsan kötü alışkanlık edinirim ha” ile ültimatom saçan erkek evlatlarıydı. Canan yerde yatardı. Seviyordu da serin yorganların, döşeğe serilmek üzere havalanan çarşafın üzerine yatmayı. Canan büyüyordu. En çok kalması gereken çağından, hızla uzaklaşıyor, uzaklaşamadığı her anın tenkidini cebine koyarak büyüyordu.

Yakın akrabalarının kızı olan Cemile en sevdiği oyun arkadaşıydı. Okuldan sonra onlara gidebilmek için annesini ikna yolları arardı. Evin işlerini bitirmiş olmak günlük bir gezinin en önemli kuralıydı. Bu süreci hızlandırmak adına katılmıştı ilk defa ev işlerine. Sonucunda sevdiğimiz bir şey varsa, süreçte yaşananlar kimin umurunda ki! Cemile bazen huysuzluk yapıp oyun oynamayı reddetse de, Canan onun gönlünü kazanmayı hep başarırdı. Annesine göre Cemile de, yaşadıkları bölgenin iklimi gibiydi. Tıpkı Karadeniz gibi… Bir bakıyorsun sevimli ve uysal, bir bakıyorsun asi ve hırçın. Canan evdeki iklim değişikliklerine alışkın olduğundan pek aldırış etmiyordu bu duruma.

Bir gün okuldan sonra, öğretmeninin verdiği ödevi yerine getirmek için annesinden izin istedi Canan. Ödevi, bir güvercin resminin üstüne kuş tüyleri yapıştırmaktan ibaretti. Öğretmen herkesten güvercinine bir de isim bulmasını istemişti. Ödevi tamamlamadan önce güvercinine isim buldu; Gök. Canan kuş tüylerini aramak için sokağa çıktı. Yere bakıp, kuş tüyleri arayarak dakikalarca dolaştı. Bir tane, bir tane daha… Her biri ayrı boyutlarda ve parlaktı. Eğilip yerden aldıktan sonra bir süre gözlerini ayırmadan tüyü seyrediyor, öyle çantasına koyuyordu.

Artık yeterince kuş tüyü toplamıştı. Kafasını kaldırıp etrafa baktığında, evden hayli uzaklaştığını, geldiği yeri de bilmediğini fark etti. Ağlayıp yardım isteyecek hali yoktu. Çünkü o bir “cici kız” değildi. Dolayısıyla en iyi bildiği şeyi yapmaya karar verdi. Deneme yanılma yoluyla evin yolunu bulacaktı. Bir sokaktan dönüp diğerine girdi. Bildiği, hatırladığı bir iz aramaya koyuldu. Aslında evler o kadar yabancı değildi. Ama insanları tanıyamıyordu. Sokakta oynayan çocuklar, evlerin balkonundan sallanan çamaşırlar, park etmiş arabalar, daha önce gördüğü hiçbir şeye benzemiyordu. Biraz daha ilerledikten sonra dükkânların tabelası çekti dikkatini. Işıl ışıldı. Canan daha önce hiç böyle dükkânlar görmemişti. Belli etmiyordu ama paniğe kapılmaya başlamıştı. Evini bulup, kendini güvende hissedecek bir ortama atmak yerine, gidince işiteceği azarı düşünüyordu. Canan “kız kısmıydı” ve bu kadar uzun süre dışarıda olması uygun değildi. Canan yürüdü, saatler geçti. Canan yoruldu. Hala bildiği bir yere rastlayamamıştı. Çaresizce kaldırıma oturdu, ağlamaya başladı. Şimdi yalnızca kendini güvende hissetme ihtiyacı yüzünden ağlıyordu. Yiyeceği dayak da, işiteceği söz de umurunda değildi. Gözyaşlarını silip kafasını kaldırdı. Karşıdaki boş dükkânın camından yansımasını gördü. Gördüğü kişi kendisi değildi. Bir genç kız vardı karşısında. Daha gördüğü şeyin şaşkınlığını üzerinden atamamıştı ki annesinin sesi yankılandı sokakta. “Canan, çabuk yukarı gel!” Annesi, önüne oturduğu binadaki ikinci katın balkonundan sesleniyordu. Neler olduğuna anlam veremeden çıktı yukarı. Ne ev eski evine, ne de eşyalar eski eşyalarına benziyordu. Aynı olan tek şey annesiydi ama o da kılık kıyafetini ve ses tonunu değiştirmiş, yüzünde de birkaç kırışıklık oluşmuştu. Bir zil sesinin ardından telefon ahizesini kaldırdı annesi. Panikle ve dizlerini tokatlayarak dinledi karşı tarafı. Kapatınca oracıktaki koltuğa yığılıp kaldı. Canan, eve, annesine ve hatta kendisine bu kadar yabancılaşmışken annesine neler olduğunu soramadı. Bu durgunluğundan farklı manalar çıkaran annesi feryatla kızına doğru yürüdü.

“Sen biliyor muydun? Söyle, söyle hadi çekinme.”

“Neyi biliyor muydum? Anne!”

“Neyi olacak? Cemile’nin o oğlanla kaçacağını! Mektup bırakıp çekmiş gitmiş.”

“Ne! Cemile evden mi kaçmış?”

“Bir de bilmiyor gibi davranmaz mı? Kızım ben demedim mi sana burası İstanbul, büyük şehir. Kendinize mukayyet olun diye?”

Canan, sekiz yaşında kuş tüyü aramak için Karadeniz’den çıktığı yolculuğu, İstanbul’da on altı yaşında tamamlamıştı. Hayretini saklayacak değildi ama onu anlayacak kimsesi yoktu. O günden sonra ne zaman “Ben daha çocuğum” dese, koca kız olduğu yüzüne vuruldu. Aynalar da bunu doğruluyordu. Yüzünde bir genç kız vardı. Ama içinde hep sekiz yaşında bir kız çocuğu, Gök adındaki güvercinine, yerde tüy arıyordu.

Cemile’nin kaçışı herkesi derinden sarsmıştı. Annesini teselli etmek de Canan’a ve onun annesine kalmıştı. Söylenenlere göre Cemile, babasının vermeye yanaşmadığı, kendinden on yaş büyük biriyle kaçmıştı. Sonra arayıp mutlu olduğunu, gelmek istediğini, af dilediğini söylese de kabul edilmemişti. Herkes Canan’ın bu durumu önceden bildiğini düşündüğünden ona karşı temkinli davranıyordu. Cemile’nin yaptığı hata, Canan’ı da potansiyel suçlu yapmıştı. Tek başına sokağa çıkamaz olmuştu. Alışverişe annesiyle, okula ağabeylerinden biriyle gidiyor, evde yalnız kalmasına müsaade edilmiyordu. Herkes evdeyken odada bile kalsa, sürekli kontrol ediliyordu. En büyük arzusu iyi bir üniversite kazanıp, kendi ayaklarının üstünde durabildiğini göstermekti. Aynı terbiyeyle büyümüş iki evlattan birini diğerine bekçi yapma anlayışına isyan ediyordu. Anne ve babasının kız-erkek evlat ayrımına çok içerliyor ama belli edemiyordu. Çünkü isyan etmek de edepsizce bir davranıştı ve Cemile ile başlayan karşılaştırma cümleleri canını sıktığından susuyordu.

İyi bir üniversite kazanma hayaliyle girdiği sınavdan sonra, üniversitede gözünün açılması tehlikesine kurban gitti. Genç kızın makbulü, gözü açılmamış, tabiri yerindeyse gonca gül gibi olanıydı. Bir kadının kendisine ve memlekete yapacağı en büyük hizmet, hayırlı evlatlar yetiştirmekti. Hiç kimse dolmayan testinin bardağa ne koyacağını düşünmedi. Bir hayırlı kısmet, Allah’ın emri, peygamberin kavliyle kapılarını çalacağı akşam evin balkonuna çıktı Canan. Ahşap iskemleye oturdu. Göğe baktı. Çocukluğunda tamamlayamayıp yarım bıraktığı güvercin Gök düştü aklına. O topladığı kuş tüyleri gibi hissetti kendini. Güvercin bedeninin en zayıf tüyü, bir kanat çırpışta inivermişti yere. Şimdi evin en zayıfı, birazdan kanadını çırpacak ailesinden kopup düşüverecekti. Gözlerini kapayıp, misafirlerin kapıyı çalmasını bekledi sakince.

Çalan kapı ziliyle açtı gözlerini. Hemen içeri koştu. Kimsecikler yoktu ortalıkta. Heyecanla görücüleri bekleyen annesi, damat adayını sorularıyla terletecek olan babası, ağabeyleri… Hiç biri yoktu. Kapıyı açtı. Gelen orta yaşlı bir adamdı. Selam bile vermeden girdi içeri. Salona geçip televizyonun karşısına oturdu. Yine başa dönmüştü Canan. Ve bu tekrarlar belki de sona yaklaştırıyordu onu! Yeni bir ev, yeni eşyalar, yeni insanlar… Ağlayan çocuk sesiyle başka bir odaya yöneldi. Giderken koridordaki aynaya takıldı gözleri. Yüzü oldukça değişmişti. Bir kaç kırışıklık, düşen göz kapakları ve elmacık kemiklerinde bir kaç morluk. Yüzünü okşadı. Dokununca acıdığını fark etti. Ağlayan çocuk sesi, salondan gelen sese karışıyordu. Aldırış etmedi. Çok geçmeden sinirle yerinden kalkıp gelen adamın saçlarından tutup savurmasıyla kendini yerde buldu. Eğilip saçlarını yeniden kavramış, büyük bir öfkeyle haykırıyordu. Canan’ın bu olaydan anladığı, ağlayan çocuğa zamanında bakması, onu hemen susturması gerekliliğiydi. Ortama alışmayı bir kenara bırakıp hemen çocuk odasına girdi. Uyuyan üç tane çocuk vardı. Ağlayana yöneldi, yanına oturdu. Sımsıkı sarıldı.

Canan günlerini temizlik, çocuk bakımı ve yemek yapmakla geçirir olmuştu. Her şey dört dörtlük olursa sinirlenmeyen, hatta bazen şakalar bile yapan bir kocası vardı. Sinirlenince biraz şiddet uyguluyordu ama annesine göre her ailede yaşanan ufak sorunlardı bunlar. Canan annesiyle gün içinde telefonda konuşabiliyordu. Yazın bir kaç haftada bir, kışın da yollar kardan kapanmazsa ayda bir yanına gidiyordu. “Milenyumun” gelmesine rağmen Doğu’da hala köy yoları kardan kapanıyor, haftalarca ulaşım sağlanamıyordu. Canan büyük bir köyün, şanslı gelinlerinden biriydi. Kocası köyün zenginlerindendi. Gösterişli bir evleri vardı ve yediği önünde yemediği ardında yaşıyordu. Ne zaman halinden yakınmaya kalksa, şükretmesi, sabretmesi ve yen içinde kalması gereken kırık kol mevzubahis oluyordu. Tüm mesele karnını doyurmak değildi elbette ama camdan bir kalbin varlığı önem arz etmeyecek kadar soğuk bir coğrafyaydı burası. Söze gelince “evlatlarım için yaşıyorum” diyordu da, daha kendi hayatını bile yaşayamadan, bir başkası için nasıl yaşanır sorusuna cevap bulamıyordu. Kâh yemeğin soğukluğundan, kâh perdenin kımıldamasından dayak yiyordu. “Erkek kısmı” azıcık sinirli oluverirdi de, Canan “kadın kısmının” neden bu kadar değersiz olduğunu bir türlü çözememişti. Anneydi, eli maharetliydi, güzeldi. Dayağı hak etmiyordu! Hak etmek! Peki ya tam tersi olsaydı? Doğurmasaydı, beceriksiz ve çirkin olsaydı, kaderini bir erkeğin kuvvetine, vicdanına, duygu değişimlerine teslim etmeye mecbur mu kalacaktı? Bir yandan ocağın başında patates kızartıyor, bir yandan da bu içinden çıkılmaz düşünceyle baş etmeye çalışıyordu.

Patatesleri kızartmayı bitirip mutfaktan çıktı. Bambaşka bir hole açıldı kapısı. Vestiyerdeki aynaya takıldı gözleri. Yüzü değişmiş, biraz da kilo almıştı. Orta yaşların sonunda olmalıydı. Artık şaşırmıyordu başına gelenlere. Çünkü öğrenmişti; kadın uyum sağlardı, kadın alışırdı, kadın susardı. Karadeniz’e çocukluğunu, Marmara’ya gençliğini, Güneydoğu’ya yetişkinliğini emanet etmişti. Şimdi Ege’nin bir sahil kasabasında, kekik kokuları çekiyordu içine. Evden yükselen sesler evlatlarına ait olmalıydı. Aralarındaki anlaşmazlığı çözme işi annenindi elbette. Çok geçmeden anladı ki ev işleri, bahçe işleri, alışveriş ve diğer hepsi de annenin işiydi. Dul kalmıştı Canan. Üç tane evladına hem anne oluyor, hem de bir babanın boşluğunu dolduramamanın acısını taşıyordu. Ölümü bitiş olarak görene, dünyaya dair tüm sıfatları alıp mezara koymak yaraşırdı. Ancak Canan’a göre ölüm yalnızca ayrılıktı. O yüzden çocuklarına hem anne hem baba olmak için zorlamadı kendini. Sadece anne oldu. Baba olmaktan kasıt, ev dışındaki işleri yapmaksa şayet, onu da anneliğe dâhil gördü. Babaları hatıralarda, kalplerde yaşayan güçlü çocuklar yetiştirmek istedi. Eve, komşusunu çağırmadan tamirci sokamadı. Akşamları minibüse, otobüse yalnız binemedi. En yakın arkadaşlarının dahi evine gidemedi. Dostlarının eşlerini gördüğünde tanımazlıktan geldi. Kocası ölünce, Canan’ın da yarısı öldü. Böylece hayatla bir başına mücadele etmeyi öğrendi. Öyle ya, kendine yaslanan dik dururdu. Dik durmaya durdu da, insanların menfi çoğulu, müspet tekile tercihinin nasıl önüne geçilirdi hiç bilemedi. “Kocası olmayan kadın” olmanın her dayatmasına mecburen göğüs gerdi. Toplumun dul kadın kurallarına harfiyen uydu.

***

Saat 12.30 olmuş, yemek saati gelmişti. Akdeniz manzaralı, palmiye ağaçlarıyla dolu bu şirin huzur evindeki sohbete bir virgül kondu. Kimi yürüyemiyor, kiminin gözleri iyi görmüyor, kimi işitemediğinden konuşmaların sık sık tekrarını istiyordu. Bir grup kadın, ılık Akdeniz meltemi ve bergamot aromalı çay eşliğinde, böylece yaşamlarının birer bölümünü anlattılar. Her biri farklı kültürden, farklı memleketlerdendi. Biri yaşayamadığı çocukluğunu, bir diğeri gençlik yıllarını, öteki orta yaşlı kadın hallerini anlatıyordu. Ama hepsini kaderleri, aynı çatı altında birleştirmişti. Değişik isimlerle, aynı temayı anlatan bambaşka senaryolarda başrol oynamışlardı. Ayşe, Oya, Seda, Gözde, Halime, Berfin… Hepsi bir annenin babanın, bir yârin, bir evladın Canan’ıydı. Ortak adları Kadın’dı, Canan’dı. Ana’ydı, Yar’dı, Yaren’di, İşçi’ydi, Hizmetçi’ydi… Doğdukları yerler değişse de, kaderleri benzerdi.

Farklı zamanların farklı insanları oldular. Bir kuşkanadına tutundular önce. Hayallerine sarıldılar sonra. Ardından sahibi oldukları ne varsa onlara sımsıkı bağlandılar… Bir bir ellerinden kayıncaya dek…

Yemek saatinden sonra Canan derin bir uykuya daldı. Arkadaşları tokluk rehaveti zannetse de gerçek hemen anlaşıldı. Önce revire kaldırıldı, ardından da yakınlarına haber verildi. Diğer kadınlar, arkadaşlarının ölümüyle, hayatta bir kez daha çok sarsıldılar. Belki de kimi için bu, dünyada yaşadıkları son üzüntüydü. Yine bir öğle yemeği öncesinde bahçede toplandılar. Kuş tüyü peşinde koşan Canan göç etmişti. Gök adındaki güvercininin kanadına tutunup, göğün diğer Canan’larına kavuşmuş, kendinden sonrakilere de ibretlik bir “kadın yaşamı” bırakmıştı. Zira ölüm, önce içerdeki küçük kız çocuğunu ayırıyordu bedenden. Bahçedeki tüm kadınlar sırayla, Canan’la olan güzel anılarını anlattılar. Bir ağladılar, bir güldüler. “Kadın milletini” anlamak gerçekten çok zordu, tıpkı yaşamları gibi.

Önceki
Otopsi
Sonraki
Yeni Hayat