Hikaye: Feyza Yılmaz

Yuvasını kaybetmiş bir kedi yavrusunun mırıltısı duyuluyordu sokaklarda sadece. Ortalık sessizdi. Filizlenmeye yüz tutmuş taze yapraklar nokta kadar kımıldamadan ağaçları süslüyordu. Ağırlaştıkça yere eğilen dallar, meyve veren tomurcukları mıh gibi bağrına basmış, adı konulmaz bir fedakarlıkla taşıyordu emanetlerini. Rüzgârın yokluğuna aldırış etmeyen rengarenk laleler ısrarla yayıyordu kokusunu. Amber gibi beklenmedik, cennet gibi ıtırlı bir baharla kaplıydı yeryüzü. Göğe ulaşan ezan sesi, güneşin doğmak üzere olduğunu haykırıyordu.

Nice kulağın duymadığı bu fısıltıyla uyandı Özbilmiş Hanımefendi. Kapı yumruklanarak kırılmadan önce dışarı attı kendini. Korku muydu yaşadığı, tedbir mi, hayal mi muamma. Deneyimlerinin kavramsal bir karşılığı oluşmamıştı henüz. Yaşamakla mükellef görüyordu kendini şu an için. Hızla çarpan kalbi göğsünden fırlamadan abdest almayı başardı. Pijamalarını günlük bir çift kıyafetle değiştirdi ve attı kendini mabedine uzanan sokaklara. Mabet dediysek, minaresiz olanları tercih ediyordu son zamanlarda. Tanrı diye bağıran duvarlar, artık gönlüne eskisi kadar hoş gelmiyordu. İnsanca gittiği yolların adım sesleri, parmaklar arasında şuursuzca şakırdayan tespihlerden daha sevimliydi. Bunun için kendini suçlamasa da, garipsiyordu duygularını.

Yine de hiç olmazsa mantosunu alıp çıkabilmek isterdi evden. Baharın gelmesiyle ısınan havaya mı güvendi, yoksa telaştan yitik aklından mı çıktı ayırt edemedi. Sırtına ağır gelmeden bir tek onu taşıyabilirdi. Bir tek onunla üşümez, yüksüz bir deve gibi ilerlerdi susuzluğuna rağmen. Biraz homurdandı unuttuğu ceketine. Çoktan yola koyulmuştu. Geri dönülmesi umulmaz yolun sokaklarında nereye gideceğini düşünerek yürüyordu. Telaşla cebini yokladı. Tarihi geçmek üzere olan bir pasaport, ne işe yaradığı belirsiz bir kimlik, hakkında şahsına dava açılan lüzumsuz (!) bir banka kartı ve kaçakçılara yetmesi için dualar ettiği bir miktar para. Derin bir nefes aldı göğsünü şişirerek. Endişelerinin yersiz olduğunu bilse de temkini elden bırakmazdı hiç. Sırtındaki çantanın dış cebinden sarkan yarım litrelik pet şişenin kapağını iyice sıktı. Çantasındaki diplomaların güvenliğini temin ettiğinden emin oldu. Birkaç resim de almıştı yanına. Hayat arkadaşım demeye kıskandığı gönül eşiyle iki kızının fotoğraflarını deri tablet kılıfına koymuştu. Onlar çoktan sınırları aşmıştı. Kimi zaman, kimin hangi hak ve cüretle koyduğuna anlam veremediği sınırları… Bir de öğrencilerinin resimlerini. Yolda yitirmekten şüphe ettiği umudunu, hatırladığı yüzlerle beslemek istemişti.

Derdinden dert yanmayı sevmeyen gönlü, dalgaların zarafetine kayıverdi bir an. Yedi tepenin heybetinden eteklerini kurtaran güneşin ışıklarıyla aydınlanan gökyüzü, şehrin sakladığı güzelliklerini ele veriyordu. Isınan toprak, derdiyle yaşamayı dileyen sade ruhunu belli belirsiz bir korla yaktı. Ağlamadı. Kontrolsüzce kayıp giden bir gözyaşına sığdırdı derdini. Haliç’e ilişen gözleri, son görüşü olduğunu bilerek tutuldu bir süre. Aldırmadı. Sadece algıladı.

Çile nedir diye sorduklarında Özbilmiş Hanımefendi hep susardı. Enjekte edilirken içine akışan bir sıvı gibi ruhunu kaplayan fikir alemine dalar, alem içinde alem arardı. Kaybolmuş bir tüy parçasını süpüren rüzgâra inat, hüzne itiraz edip bıkana kadar ağlardı. Gözünün kepenklerine sıkışıp gönlüne damlayan gözyaşlarıyla suya kanar, yutkunurken boğazına takılan tükürüğüne saklardı yağmurları.

Çile, kadın olmak mıydı? Çile, anne olmak mıydı? Çile, insan olamayanların arasında var olmak mıydı? Düşünmedi. Akletmediğinden değildi fikirsizliği. Ertelediğindendi. Sahi kadının çilesi ezilmişlikten mi doğmalıydı hep? Sorumluluklarla baş etmek zorunda kalan “yüklü” hamiller gibi, görece kolay meselelere mi yeterdi gönlü? Hep kadın mı kalırdı geride kalıp evinde bekleyen? Kadın mıydı konforu hak ettiği söylenip en çok ezilen? Onun kadınlığındaki zarif düşüncelerden yıllara gömülmüş bir çile kusuyordu. Dünyanın şahit olup dayanamadığı çileyi, o doğduğundan beri kimliğinde yaşıyordu. Sesi duyulmadığından, susuyordu sadece. Mış gibi yapıp, sonuna kadar yaşıyordu zulmü kendinde.

Çilenin sesini kısan kelimelerin kafiyelerinden utanır olmuştu. Bitmeyen gecelerde beyin zonklatan naif düşüncelerin, tam da uyurmuş gibi yaptığı esnada, ayıklığın şaşkınlığıyla nasıl boğazına oturduğunu resmetmek kolay değildi. Misafirlerinin zalim vuruşlarını duyu organlarının ampirik denemelerinde telef ederse, ona teessüf etmelerinden çekinirdi. İhanetinden (!) sebep.

***

Suskunluk asalet sanıp diline dolamıştı senelerce. Ölümlü bedenine hapsettiği hüzünlü notalara insafsızlık edip kuytularında biriktirmişti acısını. Ne üstünü örtmüş ne de silkinmişti. Cenaze âyinini esirgediği edepsiz unutkanlığın vehimlerine tıkamıştı kulaklarını. Susmuştu. Suskunluğun kutsal elbisesini soyarak çırılçıplak bıraktı hecelerini şimdi. Nihayet çilesini, susmanın kendisini kutsarken suçüstü yakaladı. Bu halde yabani bir acının merhametinden umduğu medete tutundu. Yolunu kapattıkça zamansız pörtleyen sinsi yılanların sesine yabancılaşmıştı. Kendine dokunmayacağını sandığı bu zehrin içini kemirdiğini anlayamamıştı. En büyük ürkekliği bu hal üzere yitip gitmekti kendinden. Vakit dolmuştu. Karar vermişti. Daha susmayacaktı.

Hikaye: Feyza Yılmaz